Nitekim yeğenim binbaşı Enver (Enver Paşa) ile Enver'in kardeşi ve diğer yeğenim Nuri (Paşa) bir süre sonra Mısır yolu ile Bingazi cephesine geldiler . Enver orada Bingazi Cephesi kumandanı olarak kumandayı ele aldı. Nuri bana katıldı. Kolağası (önyüzbaşı) Mustafa kemal (Atatürk) gene mısır yolu ile ve bir gurup seçkin subayla beraber gene cepheye iltihak etti ve Enver Beyin emrinde Derne Cephesi Kumandanı oldu. İşittiğime göre şimdi Derne dışındaki Besül-Hilal mevkiinde tabii bir mağara kovuğu, bugün gelen geçen yolculara o zaman Mustafa Kemal'e karargah odası olarak gösterilirmiş.
Maneviyat kırıklığı asker azlığından ziyade bilhassa silah ve cephane yoksunluğundan ileri geliyordu. kısacası Abdülhamit devri Trablus'u yalnız geri değil sahipsiz de bırakmıştı.
Bugünkü neslin hatırasında Trablus belki bir duman kadar bile belli değildir. Ama Trablus'ta dövüşen Türklerle Trablus Arapları başka türlü insanlardır. ve Trablus Harbi'nde bu insanlar mucizeler yarattılar.
Vapur Tunus iskelesine yanaşınca rıhtıma çıktım. Fakat beni hemen biri sivil biri resmi iki polis çevirdi. Sordular:
"Vapurdaki Türk zabiti siz misiniz?
"Vapurdaki Türk benim, Zabit olup olmadığıma gelince..."
"Buyurun Komiserliğe.."
Salonun kapısı yanında uzun bir mızrak ve üzerine kılıflı bir kitap vardı. pazarlığı kolaylaştırmak için döktüğü diller arasında şunlar da vardı. "Ben Arap neslindenim. Bu mızrak ecdadımdan kalmıştır. Bu kılıfın içindeki de mukaddes Kur'an'dır.
Bu adamın rengi esmer ve saçları kıvırcık olduğuna göre sözleri doğru olabilirdi. Ama bu eski dindaşlık, bizim aramızdaki pazarlığa hiç tesir etmiyordu! Ve şu da oldu ki, bu adam Trablus'a bir tek fişek bile yollamadığı halde, o gece bizden önemli bir avansı altın olarak aldı.