Öyle ya, ne yapacaksak biz yapacaktık. Memleketin işine ve gidişine düzen verecektik. İstanbul'dan ve Padişah'tan kimsenin artık bir şey beklediği yoktu. memleketin vaziyeti ise gittikçe karışıyordu. Rum, Bulgar, Sırp, Ulah çeteleri her gün biraz daha saldırgan oluyorlardı.
Evet, Enver... Yeğenim Enver! Ondan daha yakınım, daha güvenebileceğim başka kim olabilirdi ki? Gerçi yeğenim Enver'le aramızda mizaç farkları vardı. Enver biraz kendi içine kapalı , her türlü zevk ve eğlenceden çekingen, gazinolarda filan görünmeyen, mektep hayatında bütün sınıf birincileri gibi kendini yalnız dersine veren mahcup bir gençti. Ama vatan aşkı, millet sevgisi üstündü. Ve bunlar için atılmayacağı tehlike yoktu.
Rumeli ordusunun en genç, en ümit verici subaylarını, kurmaylarını saflarımıza toplamalıydık. Öyle ki, ordu bizim olmalıydı. Orduyu elimize alınca da artık korkacak bir şey kalmazdı. Çünkü Osmanlı Devleti'nde ve hele Rumeli'de ordu demek her şey demekti. Rumeli'de tek zinde kuvvet orduydu.