Yazar bu kitapla sanki okuru ile dertleşiyor, itiraf ve itiraz ediyor. Yakın tarihimizin güncel olaylarını (covid,filistin-israil savaşı,küresel şirketler …) değerlendirirken ana akım (yazarın kendi; Naomi Klien) ve komplo teorisi üreten karşılığı ( doppelganger; Naomi Wolf) arasındaki görüş farklılıklarını ve medya ve toplumdaki yansımalarını da okuyoruz.
Bu zor karşılaştırmayı son derece samimi ve objektif olarak yazdığını da kabul etmeliyim.
Bu kitabı anlatmak gerçekten kolay değil çünkü içeriği birkaç cümleyle özetlenebilecek kadar dar bir alana sıkışmıyor. Daniel Levitin, modern dünyanın bizi her gün maruz bıraktığı bilgi yükünü, sürekli karar vermek zorunda kalışımızı ve bunun zihnimizde oluşturduğu yorgunluğu ele alıyor. Ancak bunu yaparken klasik kişisel gelişim kitaplarında olduğu gibi yalnızca tavsiyeler sıralamıyor beynimizin nasıl çalıştığını, dikkatimizin nasıl dağıldığını ve neden bazen en basit şeyleri bile unuttuğumuzu bilimsel araştırmalarla açıklıyor.
Kitabı okurken en çok dikkatimi çeken şey, yazarın her iddiasını sağlam temellere dayandırması oldu. Anlatılan hiçbir konu havada kalmıyor. Günlük hayatımızda sıradan kabul ettiğimiz birçok davranışın aslında zihinsel enerjimizi nasıl tükettiğini öğrenmek oldukça ilgi çekiciydi. Özellikle karar yorgunluğu, dikkat yönetimi, bilgi depolama biçimimiz ve beynin sınırlı kapasitesi üzerine anlattıkları uzun süre düşündüren türden.
Not aldığım ve altını çizdiğim yerlerin sayısı tahmin ettiğimden çok daha fazla oldu. Çünkü kitap yalnızca bilgi vermekle kalmıyor, aynı zamanda insanın kendi yaşam düzenine de farklı bir gözle bakmasını sağlıyor. Çoğu zaman unutkanlığımızı, dağınıklığımızı veya odaklanma sorunlarımızı kişisel bir eksiklik olarak görüyoruz. Oysa yazar, beynin belirli sınırları olduğunu ve bu sınırları anlamadan verimli olmaya çalışmanın bizi gereksiz yere yorduğunu anlatıyor.
️Kitabın sevdiğim bir diğer yanı ise teoride kalmaması oldu. Beynin çalışma prensiplerini anlattıktan sonra bunları günlük hayata nasıl uygulayabileceğimizi de gösteriyor. Eşyalarımızı düzenleme şeklimizden zaman planlamasına, yapılacaklar listelerinden bilgi yönetimine kadar pek çok konuda uygulanabilir öneriler sunuyor. Fakat bunu "hayatınızı değiştirecek 10
Organize ZihinDaniel J. Levitin · Pinhan Yayıncılık · 04 okunma
Kafamda Bir Tuhaflık, Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un hem bir boza satıcısının öyküsünü hem de İstanbul’un kırk yıllık dönüşümünü muazzam bir maharetle aktardığı epik bir modern klasiktir. Roman, alt sınıf bir ailenin gözünden şehrin sosyo-politik tarihini, sokaklarını, göç dalgalarını ve modernleşme sancılarını merkezine alır.
Hikaye, 1969 yılında Orta Anadolu’dan İstanbul’a göç eden boza ve pilav satıcısı Mevlut Karataş’ın hayatı etrafında şekillenir. Mevlut, İstanbul’un hızla büyüyen, gecekondulardan gökdelenlere evrilen o kaotik yapısında ekmeğini taştan çıkaran, saf, iyi niyetli ve melankolik bir karakterdir. Yanlışlıkla kaçırdığı ve büyük bir aşkla bağlandığı eşi Rayiha ile kurduğu hayat, akrabalarının hırsları, şehrin değişen yüzü ve sokakların sesi onun dünyasını inşa eder. Mevlut geceleri İstanbul sokaklarında "Boo-zaaa" diye bağırarak dolaşırken, sadece bozayı değil, geçmişin kokusunu ve şehrin kaybolan ruhunu da taşır. Kafasındaki o dinmeyen "tuhaflık" ise onu etrafındaki herkesten farklı kılar; o, dünyanın hengamesine rağmen içindeki saflığı korumayı başaran bir sokak filozofudur.
Orhan Pamuk, Mevlut’un kırk yılı aşkın serüvenini anlatırken, arka planda Türkiye’nin siyasi çalkantılarını, din ve modernite çatışmalarını, mahalle kültürünün yok oluşunu çok sesli bir anlatım tekniğiyle sunar. Roman, şehre ve insana duyulan derin bir sevginin, aidiyetin ve asla tükenmeyen bir umudun edebi anıtıdır.
Tuketim uzerine kurulan hayat varligini normlar olmaksizin surdurmek zorundadir.Ona yon veren sey artik normatif kurallar degil Bastian cikarma sayisi siddetli artan arzular ve hedefi belirsiz isteklerdir
Yarısından çoğunu temiz temiz okudum. Sonraki sayfaları hızlıca tarayıp kenara bıraktım. Mis gibi yarım bıraktım, ki bana kendini yarım bıraktıran kitap sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Helal olsun.
Taşların Anlattığı’nda o şiirsel, imgesel atmosferi kuran yazarla bu ham, çiğ metni yazan kişi aynı mı gerçekten ya? Çok şaşkınım.
Bir okulda çocukları rehin alan ve Elon Musk olduğunu söyleyen kişiyle müzakereci arasındaki konuşmayı okuyoruz. Elon Musk, Trump, X platformu, yapay zekânın insanlığı tehdidi, sosyal medyanın zihinlerimizi teslim alışı gibi konular üzerinden bir şeyler söylemek istiyor yazar.
Bu başlıklar elbette çağımızın önemli tartışmaları. Bunların edebiyatın konusu olmasına itirazım yok. Ama bunlar o kadar dönüştürülmeden yazılmış ki sosyal medyada ya da bir haber sitesinin yorum bölümünde yürüyen bir tartışmanın kurmaca versiyonuna denk gelmişim gibi hissettim.
Kitap bir tartışma sunuyor, bir pozisyon öneriyor, güncel meseleler hakkında düşünüyor. Yanlış bir şey de söylemiyor. Ama tüm bu güncel tartışmaları, fikirleri, korkuları alıp da daha büyük, daha insani bir yere de taşıyamıyor.
Misal, Körlük kitabını okuyup da “Saramago şu politik görüşü savunuyor” diye düşünmezsiniz değil mi? Aklınızda bir tezden çok bir insanlık manzarası kalır.
Kafka’nın Dava’sını okuyup “1900’lerin başındaki Avusturya-Macaristan bürokrasisi hakkında bir roman okudum” demezsiniz.
Ama bu kitap insana böyle cümleler kurdurur. Çünkü yazarın yapıyı kurarken kullandığı iskele hâlâ ortada duruyor. Romanın arkasındaki fikirler, göndermeler ve niyetler okurken ayağınıza takılıyor.
İyi kitaplar bizi bir fikre ikna etmeye çalışmaz. Onlar geride adını bize koyamadığımız bir şey bırakır. Tarif edemediğimiz, bizi insan olmanın karmaşasıyla baş başa bırakan bir şey.
Ben bu
Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur adlı bu anıtsal ve senfonik romanında, II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden hemen önceki günlerde, İstanbul'da Mümtaz ile Nuran arasında yaşanan derin ve melankolik aşkı konu alır. Yazar; Mümtaz'ın iç dünyası, aşk acısı ve geçmiş travmaları üzerinden Doğu-Batı sentezini, Osmanlı'nın köklü kültür mirasını, Türk musikisini ve İstanbul'un estetik ruhunu işlerken, modernleşme sancısı çeken bir toplumun kimlik krizini ve insanın iç huzuru arayışını muazzam bir edebi derinlikle aktarır.