Arka kapak yazısının da dediği gibi bu kitap “Bir manifesto niteliğinde ‘durum analizi’ sayılabilecek” bir eser.
Üç bölümden oluşan bu eserin
(I. Aklın İlüzyonu, II. Karıncanın Aşkı, III. Yeni Dünyalar) ilk sayfalarından itibaren Öztürkmen’in bilimperestlere yani pozitifizimi dinleştiren, aklı ilahlaştıranlara eleştirilerini görüyoruz. Yazar, bilimin her zaman yanılgı payının var olduğunu ve bilimperestliğin bilime ters olduğunu anlatmak istiyor:
“Biz bilimin ‘gerçeklik iddiasını’ seviyoruz, ‘yanılgısını’ da... ama, ‘mutlaklık iddiasına’ her zaman karşı geleceğiz. Çünkü bilimin kendisi de itiraf ediyor ki, her zaman yanılabilir... Mutlak hakikati bulmanın yolu, mutlak hakikatin varlığına inanmaktan geçiyor...”(s.19)
Yazar, bilimin kesinlik ve doğruluk iddiasının, 17. yüzyılda Descartes ve Newton’la başlayıp, daha sonra Saint-Simon ve Auguste Comte devrinin bir ilüzyonu haline geldiğini söylüyor. Ama bu illüzyonun
temellerinin kuantum fiziği, görelilik teorisi gibi formüller dizisi ve Max Planck, Niels Bohr, Max Born, Louis de Broglie, Warner Heisenberg, Erwin Schrödinger gibi fizikçilerin buluşları ile yine bilim tarafından sarsılmış olduğunu yazıyor.
Özellikle Heisenberg ve Schrödinger’in önemli yorum ve katkılarıyla , kuantum teorisinin daha da önem kazandığını
“Kuantum fiziği bir devrimdi; bilimde karşı bir devrim.” (S.27)
bilim tarihinde gördüğümüz gibi bu eserde de görüyoruz.
Yazarın dediği gibi bu; pozitivizme, determinizme, nedensellik ilkesine ve daha bir çok -izm’e karşı bir devrim niteliğindeydi. Bu sadece fen biliminin konusu değil, sosyal bilimlerin de konusuydu. Çünkü insanlık bilim yoluyla, bilim uğruna kaçtığı hatta yalanladığı metafizik imgelerle burada karşılaştı.
“Zaten bilimsel araştırmaların bizi en son götüreceği yer de fizik ötesi