Eylül, edebiyat tarihinde “ilk psikolojik roman” olarak anılsa da, benim için bu tanım kitabı okumayı kolaylaştıran değil, aksine zorlaştıran bir etiket oldu. Romanın genel konusu; evli bir kadın olan Suat ile, kocasının kuzeni Necip arasında yaşanan fiili bir ilişkiye dönüşmeyen ama zihinsel olarak sürekli beslenen bir duygusal yakınlık üzerine kurulu. Ancak bu yakınlık ilerleyen bir hikâyeden çok, aynı duygunun sayfalar boyunca tekrar tekrar dolaştırılmasıyla anlatılıyor.
Kitap boyunca olaydan çok iç yüzleşmeler, duygulardan çok takıntılar var. Karakterler düşünmeyi, hissetmeyi ve susmayı seçiyor; ama bu durum bir derinlik yaratmak yerine, hikâyenin ilerlemesini neredeyse durma noktasına getiriyor. Okur olarak sık sık “şimdi ne olacak?” sorusunu soruyor ama çoğu zaman cevabı alamıyorsun. Çünkü roman akmıyor; yerinde dönüp duran bir ruh hâline saplanıyor.
Özellikle Necip karakteri, benim için kitabı zorlaştıran ana unsur oldu. Necip’in Suat’a duyduğu şey romantik bir aşk değil; ciddi ölçüde psikolojik bir takıntı. Kendi duygularını sürekli yüceltiyor, iç acısını derinlik sanıyor ve bu hâli romantize ediyor. Bu da karakteri empati kurulabilir olmaktan çıkarıp, rahatsız edici bir noktaya taşıyor. Onun iç dünyasında gezinmek bir noktadan sonra anlamlı değil, yorucu geliyor.
Sonuç olarak Eylül, bir aşk romanı değil; karar veremeyen, susmayı seçen ve duygularını eyleme dönüştüremeyen insanların iç sıkıntısı üzerine kurulmuş bir metin. Psikolojik çözümleme iddiasına rağmen, tekrar eden iç monologlar hikâyeyi beslemek yerine boğuyor. Bu nedenle ben, romanın edebî önemini kabul etsem de, okur olarak bağ kuramadım ve sevmedim.