İşte, böyle önüne bakıp düşünüşlerinin birinde, sanki fena bir rüyadan uyanıyormuş gibi silkinip başını benden yana uzatarak şu beklenmedik suali sormuştu: "Söyle Yakup Kadri, Atatürk şu benim çektiklerimin yüzde birine tahammül eder miydi?"
Dalgın dalgın önüne bakmak sırası bana gelmişti. Ona ne evet, ne hayır diyebiliyordum. Gerçi, İsmet Paşa'nın iktidardan düşeli -daha doğrusu Milli Şef nüfuzunu kaybedeli- politika hayatında çekmediği mihnet kalmamıştı ve kalmıyordu. Bundan dolayı ne kadar yanıp yakınsa hakkı vardı.
"Paşam" demiştim, "Ankara'ya hasseten sizi görmeye gelmiş ve gelir gelmez size telefon etmiştim. Fakat…"
İsmet Paşa'nın sözümü tamamlamaya bırakmadan bana verdiği şu acayip, şu çapraşık söz olmuştu: "Evet, biliyorum, bana haber verdiler. Fakat, kendi kendime 'ne münasebetle?' dedim."