"Halk" denen o esrarengiz varlığa verilmiş tek olanak, yalnızca insandan yola çıkarak, antropomorf düşünmektir; onun anlama ve kavrama yetisinde bütünüyle berraklaşan şey hiçbir zaman kavramlar olmaz, yalnızca kişiler olur; bu nedenle her zaman, ortada bir suç olduğunu hissettiği zaman, suçluyu görmek ister.
Elli yıl önce –Casanova'da okunabilir– bütün aristokrasi, hanımlarıyla birlikte, suçu minicik bir çakıyla 15. Louis'yi bir çizikle yaralamak olan deli Damiens'a yapılan işkenceyi dört saat boyunca izleyip bu talihsiz insan parçasının etinin kor halinde maşalarla kıstırılışını, kızgın yağla haşlanışını ve bitmek tükenmek bilmez bir can çekişmenin ardından, bu arada birdenbire bembeyaz kesilen saçları başında fırça gibi dikildikten sonra, çarka bağlanışını seyrederek keyiflenirken, aynı toplum yine modaya uyarak insansever olmuştur ve içi "masum" La Motte'a karşı birdenbire ilgiyle dolmaktadır.
"Ben can sıkıntısından korkuyorum." Bu sözüyle Marie-Antoinette, dönemin ve bütün toplumunun parolasını söylemektedir. (...) Devlet kurulmuştur, Versailles yapılmış, teşrifat mükemmelleştirilmiştir, aslında sarayın artık yapacak işi kalmamıştır; mareşaller –savaşılmadığından– artık yalnızca üniformalı birer korkuluk olmuş, piskoposlar –bu nesil Tanrı'ya inanmayı bıraktığından– mor cüppeli kibar beyefendiler haline gelmiş, kraliçe ise –yanında gerçek bir kral ve eğitilecek bir veliaht olmadığından– şen şakrak bir hoppa olup çıkmıştır.
Arzuları, vasat karakterlerde hep öyle olduğu üzere, kendi şahsından öteye pek uzanmaz; bu genç kadının kafasında dünyanın harcına katmak isteyeceği siyasi düşünceler yoktur, başkalarını boyunduruk altına almak ya da aşağılamak yolunda hiçbir eğilimi yoktur; yalnızca, içinde gençliğinden beri hep, inatçı ve çoğu zaman da çocuksu bir bağımsızlık içgüdüsü olmuştur, hükmetmek değildir istediği; fakat kimsenin kendisini hükmü ya da etkisi altında tutmasını da istemez.