Livaneli bu romanda çok ağır meseleler anlatıyor. Savaş, travma, vicdan, aşk, göç. Ama anlatım yer yer fazla kontrollü hatta biraz mesafeli kalıyordu bence. Yani konu sarsıcı ama duygu bazen yüzeyde kalıyor. Okurla karakter arasında tam bir duygusal bağ kurulamıyor.
Mardin gibi bir şehir. Çok katmanlı, tarihi derin, kültürel olarak yoğun, dili, kokusu, ruhu olan bir yer. Ama romanda Mardin, daha çok bir fon, bir dekor gibi kalıyor. Şehrin ruhu tam canlanmıyor. Yerel doku, insan çeşitliliği, çelişkiler ve canlılık yeterince derinleşmiyor. Mardin’le ilgili doğru infolar vardı ama eksikti. Bir de kitabın girişinde “Mardin konusunda beni zenginleştiren Necati Yağcı dostuma teşekkürlerimle.” yazmıştı yazar. Zenginleşememişsiniz veya dostunuz zenginleştirememiş maalesef. (Mardin çok iyi bildiğim bir yerdir o yüzden bu kadar kesin konuşabiliyorum.)
Bir bölüm vardı ki kitabın en çarpıcı, en hakiki yeriydi benim için. Meleknaz’ın Şengal Dağı’nda kendi sütüyle kendisini ve arkadaşını yaşatmaya çalışması. Bu sahnede hayatta kalma içgüdüsü ham ve filtresizdi, acı süslenmemişti, romantize edilmemişti, bir insanın en uç noktadaki fedakârlığını net göstermişti. Orada duygu zorla değil, kendiliğinden geçiyor insana. Zaten puanın bir kısmını o bölüme, bir kısmını da kapak seçiminin başarısına verdim. Kapaktaki çölde merdivenle gezen adam… Yanlış yerde umut aramaktı. İşe yaramayacak bir kurtuluş planına tutunmaktı. Mantıksız ama vazgeçilemeyen bir hayatta kalma çabasıydı.
Kitabı bitirince neden eksik hissettim? Çünkü romanın geri kalanı o süt sahnesindeki kadar derin ve sahici değildi. Daha çok anlatıyor ama yeterince yaşatmıyordu. Karakterler yer yer insandan çok fikir gibiydi. Acı var ama iliğe işleyen ağırlık yok. Yani Meleknaz kısmı gerçek bir yara ama kitabın geri kalanı o