Sabahattin Ali'nin bu "Büyük Hikaye"sini 1943 yılındaki orijinal baskısından okudum. "Büyük Hikaye" kelimeleri bu baskıda yazıyordu. Arada sırada sözlüğe bakma ihtiyacı olsa da son derece akıcı bir dili var ve yazarı kelimeleri kullanmayı çok iyi biliyormuş.
Herhalde zamanında çok fazla Yeşilçam melodramı seyretmiş olmam nedeniyle gidişatı önceden tahmin etmek mümkündü. Daha kitapta ilk defa "düne kadar" sözleri geçtiği anda sonu belli olmuştu ama bunun hiç önemi yok. Hatta sonunu okuduktan sonra dönüp bir daha, bir daha da okunabilecek bir hikaye. Belki de bunun nedeni hele ki günümüzde yoğun bir şekilde yaşadığımız sevgisizlik ortamı, sevgiye, aşka hasretimiz.
Hikaye bir yandan da bana ondan 15 sene daha eski olan Reşat Nuri'nin Acımak romanını hatırlattı. Orada da yaşarken bambaşka bilinen Mürşit Efendi'nin ölümünden sonra kendi hatıra defterinden gerçekleri öğrendiğimizde aynı kızı gibi içimizi bir acımak duygusu sarar ya bu Raif Efendi'nin defteri de öyle bir acımak duygusu uyandırıyor insanın içinde. Acaba Sabahattin Ali bu konuda Reşat Nuri'nin romanından ilham almış olabilir mi? Sabahattin Ali'nin kendi sözleriyle: ”Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?”
Velhasıl Türk edebiyatının yüz aklarından biri bu büyük hikaye. Yazarı ışıklar içinde yatsın.