Saçlarını tararken koltuk altlarına bakmıştım; kılları görünüyordu. Sevgi gibi onları traş etmiyordu. Serbest kadınların, herkese açık oyunları vardı. Sonra bir gün bir adamla göründü. Bu Fikret, dedi. Aptal, dedim içimden; neden beni beklemedin? (Daha doğrusu, neden beni bıraktın? Aptal, dedim; sen kim oluyorsun, benim karşımda? Başkalarından farklı mı olduğunu sanıyorsun? Benim hissettiğimi, kimse hissedemezdi senin için. Ona da İngilizce öğretiyor musun? Kolejdenmis. Here you come Mr. Fikret. Come come come… Sen benim hayal kurmamı ne hakla engellemeye kalkıyorsun?
Sonra, adamla ince ince alay ettim albayım. (Benim ince alaylarım vardır ya.) Yemeğe kaldılar. Sevgi, bir kus gibi, hayır kelebek gibi… (ah su kelebek oyunu neden o zaman aklıma gelmedi? Fikret’e sorardım: mesela kelebek? ne kelebeği canım bildiğimiz kelebek ha o kelebek mi evet o kelebek) Sevgi, uçuyordu albayım: Bulaşıklar yıkandı, hemen yemekler yapıldı. Bakkala gidildi —tabii ben— içkiler alındı. Aptal, dedim, Sevgi’ye içimden; aptal! Sen kafamın içini nasıl temizleyebilirsin? Aslında Sevgi’ye aldırmıyorum; her seye rağmen, Bilge’nin gözüne girmeğe çalışıyordum. (Hemen tıraş oldum, yeni elbiselerimi giydim. Ben sapıktım, doğuştan sapık!) Mr. Fikret’i küçük düşürmek istiyordum Bilge’nin gözünde. (Şu Bilge’yi görmekten vazgeçseydim, belki sonumuz başka türlü olurdu. Saçmalama Hikmet.) Saçmaladım albayım: Yemekte, yabancı kültürüyle yetişenlere çattım. Bu ülkeye sanki ne kazandırdılar? dedim. Sarhoş oldum.
“Sarhoş oldum, albayım.” “Efendim?” “Siz de bir sözü, ne zaman bir kerede anlayacaksınız albayım?” Hüsamettin Bey sustu. Alındı. Hayır alınmadı. “Oğlum Hikmet, ne anlatmak istiyorsan…” “Sunu anlatmak istiyorum albayım: Fikret’e kızdığım için sarhoş oldum.” Mr. Fikret’in buna hakkı yoktu. Kimsenin,