"Daha sonra sınav günün geliyor ve sen kalkmıyorsun. Önceden düşünülmüş bir hareket değil bu bir hareket de değil zaten bir hareket yokluğu. Yapmadığın bir hareket, yapmaktan kaçındığın hareketler."
Nerden başlayacağımı ne yazacağımı bilemediğim bir eserle buradayım. 100 sayfalık kısacık bir kitaptı ancak bıraktığı etki öyle olmadı. Bir paragraf okuyup duvar izleten cinsten. İçerik yoğun, anlatım harika. Olay yok, mekan yok. Karakterin adını bile bilmiyoruz. Sadece duygular var ruhsal bunalım ve müthiş bir kayıtsızlık hali.
Kendini her şeyden soyutlamış hayatla bağı günden güne kopmakta bir adam hayata tutunacak gücü ve isteği olmayan biri.
Yazar ikinci tekil şahıs dili kullanıyor sen diye hitap ediyor okura. Ama o sen dedikçe orda olan bendim sanki. O küçücük odada olan bendim. Daracık sedirde yatan bendim. Hiçbir sey yapmayan, her şeye ilgisini yitiren bendim, hissis umutsuz, hiçlikte kaybolan.
Öyle anlar vardır insanın yaşamında umutsuz çaresiz yorgun hayatı sorguladığı, kendinden kaçıp kendine yakalandığı.. Varolmanın yükünü derinden hisseder insan. Her şeye kayıtsızlaşmak duyarsızlaşmak. Hayatın sesi kısılır her şey anlamını yitirir.
Durmak , hiçbir sey yapmadan öylece
Hiçbir şeyin seni heyecanlandıramayacağı kadar hissizleşmek..
Tam da bunun romanı. Roman da değil bir monolog.
"Oturuyor ve beklemek istiyorsun. Sadece bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek. Gece olsun, saatler vursun, günler geçip gitsin, anılar silikleşsin."
Aslında duygularla empati yapmaktan ziyade, biraz da bilmek hissetmek, yaşamış olmak satır aralarında kendimi görmek gibiydi benim için. Belki de kitabın beni bu kadar etkilemesinin sebebi budur tanıdık hisler bulmak. Hayatımın başka bir evresinde okusam nasıl anlamlar yükler nasıl etkilerdi bilmiyorum ama şuan şu zamanda benim