Şu dünyada geçirdiğim yirmi sekiz yılda çok iyi öğrendiğim bir şey varsa, o da, insanı var edenin kıyafeti olduğudur, cübbenin altında ne olduğu pek de önemli değildir.
İnsanların, sizden genelde tek bir şey istediği gerçeği çok çabuk dank etti kafama:
İnsanlar sizden, onlara, kendi görmek istedikleri imgeyi göndermenizi bekliyorlar.
Kitabı okurken kendime sürekli şunu sordum:
Bu gerçekten bir bilim kurgu mu, yoksa insanın içini deşen bir hikâye mi? Başta bir uzay yolculuğu gibi başladı ama ilerledikçe aslında inanç, yalnızlık ve anlam arayışıyla yüzleştiğimi fark ettim. Okudukça sanki ben de o bilinmeyene doğru gidiyormuşum gibi hissettim.
Emilio Sandoz karakteriyle ayrı bir bağ kurdum.
Onun yaşadıkları bana şunu düşündürdü:
İnsan neye tutunur olur ki, inanç dediğimiz şey ne kadar dayanıklı kalabilir ki? Yaşadığı şeyler karşısında verdiği tepkiler çok gerçek geldi, hatta bazı yerlerde kendimle karşılaştırdığım bile oldu. Bu yüzden hikâye sadece okunup geçilecek bir şey değil, biraz da insanın içine dokunuyor (aslında tam anlamıyla).
Kitap bittiğinde aklımda net cevaplar yoktu ama bir sürü soru vardı. Belki de en etkileyici yanı buydu. Bana göre Serçe, sadece bir hikâye anlatmıyor; insanı kendiyle baş başa bırakıyor ve düşündürmeye devam ediyor. Okuduktan sonra bile etkisi kolay kolay geçmiyor. Etkileyiciydi dahası merak severlik söz konusu olarak sürüklenen bi kitap.. aslında kendimle yüzleştiğim bir roman oldu.