W

Üslûb-u Beyan, Ayniyle İnsandır!!! Üç prenses annesi Ben bu dünyadan yalnızca geçiyorum sizin gibi kalıcı değilim… An vivere tanti est? open.spotify.com/track/3dyjALPqr...
Utanç ve edebiyat, bekleyiş ve hayal, hepsi birbirine karışıyordu koğuşun kasvetli havasında. O an aklına Sokrates'in hikâyesi geldi. Hani idam kararı verildiğinde, karısı, "Seni haksız yere mahkum ettiler," demişti ya... Sokrates o bilge alaycılığıyla, "Daha iyi ya, haklı olarak mı mahkûm etselerdi?" diye cevap vermişti. Ankara meyhanelerinde bu anekdotu anlatır, rakı kadehlerini tokuşturur, Sokrates'in zekâsına hayran kalırlardı. Ama hapishaneye düşüp bu gri duvarların arasında kalınca anlamıştı ki Sokrates yanılmıştı. Haklı olarak mahkum edilmek, haksızlık yapılmasından çok daha iyiydi. Haksız yere içeri atıldığında, ortada ne bir suç ne bir gerekçe ne de bir anlam vardı. Belirsizlik, bir zehir gibi damarlarına işlerdi. Gece gündüz, uyur uyanık, "Niye buradayım? Niye?" diye sorardı kendine. Haksızlığa uğrama hissi, öfkeyle karışıp içini kemirirdi. Keşke bir suçu olsaydı. Keşke bir hata yapmış olsaydı da, "Tamam, bunu ben seçtim, bedelini ödüyorum," diyebilseydi. Haklı yere cezalandırılmak, haksız yere çürümekten bin kat daha katlanılır olurdu. Keşke bu düzen, onu hapse atarken haklı olsaydı. Keşke bu ceza, toplumun iyiliği için, adaletin bir parçası olarak verilmiş olsaydı. Keşke evrensel insan haklarına uygun, anlamlı bir bedel olsaydı bu. O zaman, en azından bir teselli bulabilirdi ruhunda; pişmanlıkla, suçtan tiksinerek kendini yeniden inşa edebilirdi. Ama hayır, pişmanlık bile lüks olmuştu orada. Pişman olmak istiyordu ama neye pişman olacağını bilemiyordu. Ve onun çektiği bu acı, ailesinin üzüntüsü toplumun zerre kadar işine yaramıyordu.
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
İnsanım ve insani olan hiçbir şey bana yabancı değildir.
…Selim bu tartışmayı kesmek isteyerek, "17 yaşındaki çocuğun idamını durdurabilirsin," dedi. Diktatör'ün dudaklarındaki alaycı gülümseme silindi. Gözleri aniden donuklaştı. "Evet, durdurabilirim," diye yanıtladı, sesi duygusuzdu. "Ama yapmam." "Niye şiddete ihtiyaç duyuyorsun?" diye bağırdı Selim, yumruklarını sıkmıştı. "Halkın seni merhametli bulmasını, seni sevmesini hiç istemedin mi?" "Halkın beni sevmesine gerek yok," dedi Diktatör, sesinde en ufak bir tereddüt yoktu. "Benden korksun, yeter. İnsan toplumları başka türlü yönetilemez delikanlı. Baksana, siz milyonlarcasınız, bense hedefinizdeki tek kişi. Korkutmazsam nasıl durdurabilirim bu kitleyi? Nasıl dizginlerim, nasıl yönlendiririm bu denli büyük bir gücü?" "Demek korku sizin yönetim şekliniz," dedi Selim, yutkundu. "Bunun için de durmadan öldürüyorsunuz" "Evet," dedi Diktatör başını yavaşça sallayarak. "Aynen Tanrı korkusu gibi. Ölüm olmasa, Tanrı'yı kim takardı ki? Ama şunu unutma, herkes korkar. Ama en çok kim korkar biliyor musun?" Selim'in nefesi kesildi. Merakla sordu: "Kim?" Diktatör'ün yüzünde yeniden o zehirli tebessüm belirdi. "En tepedeki yalnız adam. En çok o korkar."
Bu dünya yenme ve yenilme üzerine kurulmuş.
Sizin düzeniniz çocukları bile öldürüyor.