Tarih hep bir ilerleme hikayesi olarak anlatıldığı için insanlığın eski yaralarının yeni yüzlerle geri döndüğünü görmek zorlaşır. Zulüm her defasında kendisini yeniden meşrulaştıracak bir dil bulur.Adria tam bu karanlığın ortasından el sallamaktadır bizlere.
Adria’nın yalnızlığıyla başlayan kitap -ki cidden sarsıcı bir girizgahtır- zamanla Avrupa’nın karanlık hafızasına açılır ve elindeki keman, yalnızca bir müzik aleti olmaktan çıkıp yüzyıllar boyunca taşınmış suçların, sırların, yağmaların ve sessizliklerin tanığına dönüşür. Böylece kişisel hafıza ile insanlık hafızası aynı nehrin sularına karışır…
Roman boyunca kötülük tek bir döneme, tek bir ideolojiye ya da tek bir inanca ait değildir, çağlar boyunca dolaşan büyük bir gölge gibi hareket eder.
Bir keman, bir madalyon, eski bir kitap ya da paha biçilmez bir sanat eseri; hepsi görünmez hikayelerle yüklüdür. Yüzeylerinde zarafet, derinlerinde savaşların dumanı, sürgünlerin sessizliği ve yağmalanmış hayatların tortusu vardır.İlerledikçe Avrupa’nın büyük kültür hikayesiyle büyük barbarlık hikayesinin birbirinden ayrılmadığı ortaya çıkar. Aynı eller bir yandan müzik üretir, sanat korur, kitap biriktirir; öte yandan işkence düzenekleri kurar ve zulmü meşrulaştıran cümleler yazar. Güzellik ile vahşet yan yana yürür hatta bazen aynı insanın içinde.
Adria’nın peşine düştüğü şey yalnızca hakikat değil; çocukluğunda eksik kalan sevgiyi, açıklanmayan sessizlikleri ve kendisine bırakılan yükleri anlamlandırma çabasıdır. Babasının bilgiyi sevginin yerine koyduğu, annesinin sevgiyi kontrole dönüştürdüğü yerde şunu fark ederiz: Tahakküm yalnızca devletlerin değil, ailelerin de dili olabilir. İnsan bazen anne babasından yalnızca biyolojisini değil; korkularını, eksikliklerini ve yarım kalmış hikayelerini de miras