Osman Balcıgil’in edebiyat sahnesindeki son "çisentisi," Yağmur Çiseliyor, iddia ile gerçekleştirim arasındaki devasa uçurumun somut bir örneği olarak karşımızda duruyor. Yazarın son yıllarda tarihe yaslanan popüler anlatılarıyla elde ettiği geniş okur kitlesi, ne yazık ki bu son metnin yapısal ve anlatımsal çöküntüsünü gölgelemeye yetmiyor. Bu eser, edebiyatımızın acil bir üretim baskısı altında piyasaya sürülen, niteliği değil, yalnızca niceliği besleyen kaba bir denemeden farksızdır.
Roman, atmosfer kurma iddiasıyla yola çıkarken, okuru içine çekmeyi değil, yüzeyde tutmayı başarıyor. Kitabın ismine sinen "yağmur çiseliyor" metaforu, bir atmosfer yaratmak bir yana, metin boyunca o kadar mekanik ve zorlama bir şekilde tekrarlanıyor ki, bir edebi jest olmaktan çıkıp okurda yorucu bir "evet, anladık" hissiyatı uyandıran bir angaryaya dönüşüyor.
Balcıgil’in en büyük handikapı, gazeteci kökenli bir yazarın "haber dili" refleksiyle roman yazma alışkanlığında düğümleniyor. Anlatı, incelikli bir dil örgüsü kurmak yerine, çoğu yerde kısa, aceleci ve yüzeysel cümlelere savruluyor. Okuduğumuz şey hikâye değil, olay özetleri. Edebiyatın, cümlenin yüzeyinin altındaki katmanlarda saklı olan duygu derinliğini aramak yerine, yazar metni kaba bir hızla geçiştiriyor, romanın ritmini bozarak zihinde parçalı bir akış bırakıyor.
Karakterler ise bu edebi kifayetsizliğin en somut kanıtları. Onlar, derinlikten yoksun, karton kutu figürler olarak sayfalarda dolaşıyor; okurun onlarla hemhal olması neredeyse imkânsız. Karakterler kendi iç seslerinden mahrum, sadece olay örgüsünü zorlama hamlelerle ilerletmek için sahneye sürülmüş figüranlar gibidir. Özellikle kadın karakterlerdeki kalıplaşmış ve karikatürize duygusal tepkiler, metni 1980’lerin pembe dizi klişeleriyle buluşturuyor; bu ise