Dostoyevski'nin Budala'sındaki Mışkin'den, Mrs.Dollaway'e, Süha Rıkkat'ten Madam Bovary'ye, Kleopatrya'yı oynayan menekşe gözlü Liz'den, Monet, Holbein tablolarına, yine yalnızlıklar, pişmanlıklar, yüzleşmelerin romanı.
Adsız anlatıcı, çocukluk anılarını, travmalarını, hatıralarını, aile ilişkilerini iç monologlar, sayıklamalar, anılar, rüyalar, bilinç akışı, disiplinlerarası geçişler ile anlatıyor.
Romanlarda öldürdüğü karakterlerinden gelen mektuplarla, yazdıklarıyla yüzleşiyor, dönüp 'keşke şöyle yapsaydım' diye itiraf ediyor.
Ölünceye Kadar Seninim romanının başkarakteri Süha Rikkat bir hayalet gibi romanın içinde dolaşıyor.
İçtenlikle, yoğun duygularla yazdığı satırları okurken, kişiliğini, duygularını daha iyi anlıyor, her satırında ona bir adım daha yaklaşıyorum.
Yazılanlar, belki de yazarın kendi yaşadıklarıdır. Dostoyevski'nin kendi yaşadıklarını Prens'e anlatırması gibi. Ya şu cümlelerin güzelliği...
"Kanlı gözyaşı damlası, gittikçe kararmaya başlayan gecenin siyah elleri altında kaybolmuştu."
"Seneler mutsuzlukla geçti. Hep başkalarını mutlu etmek için yazdım, saadetler temenni ettim."
"Daha demin nefes alıyorlardı. Hatıra fotoğrafı, nefes alırken çekilmisti."
Çok yakından ateş-Uzaktan-On yedi yaşında, kim, kimler ona silâh- er- hikayesi bilinmiyor o erin.(...)asmayıp da besleyecek miyiz? Size sedefi çoktan sönmüş kırık bir deniz kabuğu göndermek isterdim, idam ettirdiğiniz çocukların son sözlerini belki işitirsiniz diye, hiç değilse hatıralarınızı yazarken.Bir gün emrihak vakit olduğunda, mezarınıza kimse leylâklarla(...)
Kül rengi bir şey on sekiz yaşında, on yedi yaş. Bazılarının ölüm çağı oldu.
At arabasının arkasından belli belirsiz görülen bir tabut var.Arkadan yürüyen çökkün bir genç kadın. Annesi olmalı. Karacaahmet'e gömeceklermiş. Annesi olmalı.