muhammedd

bütün gözler senin üzerinde
İlginç bir çağa denk geldik Safını bulması için herkesin Yerini bulması için özgürlüğün Fotoğraflardan utanmamız gerekliydi Ama yetmezdi, giderken çocuklar bu dünyadan Bize ağır, zamansız, kabuksuz yaralar bıraktı Ölü çocuklar yaşına göre Kadınlar ten rengine bulaşan kanla Net bir kontrast oluşturursa Tarihe geçebilirdi Bir acıyı duyurmak için sözünü süslesen Çığlığın hangi tonda duyulur Desibel ölçer misin Ey ölülerin kazı ustası Ben ölürsem bir gün beni de Yüz bin gözle süzer misin Zavallı insanlık, senin ölümün dehşetli En az kırk milyon izlenme getirdi bu gösteriye Kölelerin köpük partisi Beyaz insan içkisini havuza dökerken bitti Canlı yayında tetiği çekti bir asker Filistinli bebek, bize iyi haberler ver Cennet senin için yaratılmış, biz savrulduk boşlukta Yedi günlük yaşamından sonsuza Uçarken sen, biz seyirci kalmışız kanatlarımız betondan
Şiir
Reklam
"benim gönlüm senin göğüne durmuş sağalıyor bütün yaralarım kokunla gönlüm gözlerinin yeşilinde salınıyor ben bir delişmen idim denizinde duruldum şimdi bütün dalgalarım adınla yükseliyor senin bu güzelliğin bu beni yanına çağırışın adımı söylemeden seslenişin hepsi tanrı buyruğu gibi” diye başlıyordu şiir yarım kaldı çırılçıplak bir umut, tertemiz bir geliş ve sevgi hepsi yarım kaldı beni korkularımdan vurdun ellerim kanadı beni şuradan vurdun belim kırıldı dizlerimi karnıma çektim uyudum geldiğim yere kaçmak istedim ayaklarım kanadı bu şiir bir irin, bitene kadar çıkmalı ve yok olmalı sonra beni şiirden vurdun bir uyku kaç kez bölünür bir rüya ne kadar kötü olabilir çok kalktım ayağa düşünce, bu sefer serildim bileklerimin gücü yok, avuçlarım patlak, tırnaklarım kırık kavrayamam, bastıramam ve tırmalayamam aklımda bin düşüncesiz ve gözlerim dolarak seni sevemem işte yerdeyim çünkü tanrı değilim beni korkularımdan vurdun içim kanadı bir dağı yangına çeviren neyse tutup getirdim ateş çalmadım kimseden
Şiir
Kalabalıklar Hatıra Biriktirmez
Hudutları belirsiz, tanımsız bir ahaliyiz artık. Hangi yöne gitse kaybolan, hangi çenginin etrafında toplansa avuçları alkıştan patlayan şaşkın bir ahali. Gözlerimiz hırstan kan çanağı, ellerimiz kılıçsız, ellerimiz pudralara aşina. Yani biz Yunus’u anarken derviş, Hallac’ı anarken zalimiz; vurduğumuz serçelere suç buluyoruz. İçlerimiz darmadağın. Ve o darmadağın olmuş içimiz yanındakiyle saf tutarken şıklık mukayesesine girişecek kadar hesaplı: Moda yarışına girişiyoruz yanımızdakilerle “Kim, kimden daha şık?” Kimse beklediğimiz trenlerden inmiyor. Kendimize günahlarımızı unutturacak iyilikler peydahlıyoruz. Sokak lambalarının altında ölümle yaşam arasında saklambaç oynayan birkaç dilenci buluyoruz. Birkaç dilenci, birkaç acıyacak insan. Onlara cebimizi yırtmasın diye arabalarımızın torpidolarına sıkıştırdığımız, adı bozuk paralarla dünyaları veriyoruz. Kendimizi de unutmuyoruz elbet. “Cennetten birkaç köşk eder” diyoruz o paralar. Sonra çekip gidiyoruz evlerimize. Bizim evlerimiz bir ibrik, bir hırka, sevgilisine kavuşsun diye ayakları nara dönen Karani’yi anlatan hikayelerle dolu. Az önce dışarıda bıraktıklarımızı beyaz camdan izleyince bu kez “En çok kim üzülecek?” oyununa başlıyoruz. Yaşamak hiçbir sancımıza iyi gelmiyor. Kavimler Göçü’nü başlatan o muazzam gitmek hissi bana atalarımızdan miras kaldığı günden beri hiçbir gözün kusuru gibi hissetmiyoruz kendimizi. Ağaçlar yok artık. Altında oturup nakarat kısımlarından başka her kısmını yanlış okuyacağımız şarkılar da. Boynumuz kalınlaştıkça kanadından ikiye ayrılmış sineklerin cenazesinde hiçbirimiz yer almıyoruz. Mesela düşünmüyoruz şu an, şu saatte tek yolcusu kalmış metronun hangi vagonunda camdan karanlığı seyreden bir Bolivyalı’nın neden öyle acı acı gülümsediğini. Betondan tanrılarımıza, kredi
burada böyle bir iletiyi ilk defa paylaşıyorum. burası benim sadece okumalarıma hasredilmiş; alıntı ve değerlendirmelerimi paylaştığım haricen paylaşım yapmadığım ağım. ihtiyaç halinde aramamak için, notlarımı kullanmak adına ve yazdıklarımın çöp olmaması gerekçesiyle ve kıyıda köşede kaybolmaması adına modern not defteri diyebileceğim yerim. ilk defa burada bir şiiri ileti halinde alıntısız paylaşma mecburiyetindeyim, çünkü dijital ortamda erişim sağladım, basılı halini bilmiyorum. şiir inanılmaz güzel ve övgüyü hak ediyor. izdihamdan tanıyıp o zamandan beri takip ettiğim, güven adıgüzel ağabey'den geliyor: acının göğe yükselişi. bin kederli örs, dünya dönüyor, şairler uykusuz nehirler boyunca ağlamanın hakikate ermesidir sıradaki savaşın süngüsü gibi cephe gerisinde aşk unutulacaktı, kışkırttılar çölü bir geceyarısı -bazı yollar ve bazı kaplanlar tarif edilemez hâlâ- uçsuz bozkırlarda çıldırmanın düşünde yazgım ve barbar bıyıklarıma er kişi niyetine astığım dünya! şimdi belalı ulakların yolu durmadan sana doğru yehuda dağlarında eski bir şehre benzetirken yüzünü uykun nar, meryem’den ödünç soluğun, nefesin en çok benden haberin yok, tanıdığın tek pusu içimde büyüyen tenhanın gökyüzüne inanması adına yenilmek dersin, kan kalesinde mukim ya da yüzünü benzetiyorum sessizliklere, ey unuttum çiçeği hançer sesi yalnızca, başka bir şarkıya kadar kalbimde donan hıncıma rastgele baltalar! II en çok yağmurun sesine ve eve dönmeye hazırdır insan matadorun gözlerindeki o ölümsüz boğayı düşün şimdi bir kuzgunun bakışlarına saklanmış kuzunun cesedi geceyi omuzlayan kum zambağının kokusudur bildim günahsız değildim, ilk taşı ben attım kendi en uzağıma! geldiler o halde, gelip nakkaşın gözüne sır perdesi çektiler acıyan gözlerimle dünyaya son kez bakar gibi gönendim atları