Doğduğu topraklara bu kadar özlem duyduğunu iddia eden, her fırsatta "Erzincan’da çobandım, peynir mayalardım" anlatısını parlatan bir insan neden hayatının en mahrem tercihini o topraklardan değil de Manhattan’ın elit ekosisteminden yapar?
Sosyolojide çok temel bir kural vardır: Sermaye büyüdükçe, bireyin ulusal veya etnik aidiyeti zayıflar ve yerini "sınıf aidiyetine" bırakır. Ulukaya artık Erzincanlı bir köylü ya da Türkiye’deki bir azınlık mensubu değil; o, milyarderler kulübünün bir üyesi. Günlük hayatı New York’taki hayırseverlik galalarında, Dünya Ekonomik Forumu koridorlarında, küresel fon yöneticileriyle akşam yemeklerinde geçiyor. Dolayısıyla bir hayat arkadaşı seçerken aradığı şey, çocukluğunun kültürel kodları değil; şu an içinde nefes aldığı o milyarderler dünyasındaki sosyo-kültürel uyum, vizyon ortaklığı ve "network" (bağlantı) kalitesidir. O çok sevilen "Munzur dağlarında çobandım, Amerika'ya geldim ve yoğurt kralı oldum" hikayesi, Chobani markasını Chobani yapan en büyük pazarlama dehasıdır. Amerikalı tüketici o yoğurdu sadece lezzetli olduğu için değil, arkasındaki o "organik, saf, topraktan gelen dürüst göçmen adam" imajı için satın alıyor. Bu nostalji ve memleket sevdası, iş dünyasında devasa bir finansal ve sosyal sermayeye dönüşüyor. Ancak bu anlatı, şirket yönetim kurulu odasının ve özel hayatın kapısında biter. Yani o yerellik, kitleleri etkilemek ve vicdani bir meşruiyet alanı yaratmak için kullanılan harika bir PR enstrümanıdır. Özel hayatta ise modern, seküler ve küresel Batı standardı tercih edilir. "Gidip kendi doğduğu topraklarda yaşayan fakir bir kadınla evlensin" önerisi, samimi ve organik bir kök bağının rasyonel sonucudur. Ancak elitlerin psikolojisi böyle çalışmaz. Onlar doğdukları topraklara eşit birer paydaş, oradaki insanlara