toplumsal sistemler buhran zamanları dışında durağanlıkla maluldür, alternatif gerçeklikleri aramazlar. çünkü ucundan kıyısından soru sormaya başlamak, hakikatin bambaşka bir yerde olabileceğini kabul edebilmek demektir. bütün bir sistem bu sorularla anlamsızlaşabilir, rahatlığına alışılmış mevziler kaybedilebilir.
sen aşkta dirilir ve diriltirsen, bu ülke her yıl aynı insanların ağzından aynı konuşmaları duymayacak. siyaset bir itiş kakış oyunu olmaktan çıkacak. sen bir kalbin olduğunu görür ve gösterirsen, kimse sana bir nesneymişsin gibi davranamayacak. sohbetin o tatlı mırıltısı televizyonun homurtusunu bastırdığında, herkes birbirini daha iyi anlayacak. sen bütün varoluşunla kalbini açarsan, ‘’o’’ mektubunu cevapsız bırakmayacak. ruh atlaslarında uzak diye bir yer olmayacak.
normalin standardı olarak kendimizi tanımladığımız, normalliği kendi hayat tarzlarımızı mihver alarak kurguladığımız sürece farklı ve ayrıksı olandan ürkeriz.
biz haksızız, çünkü inandığımız değerlere sadakatimizi yitirdik. sadakatimiz yalnızca sözcüklere; çünkü onların bir gerçekliği yok. onlar yaşadığımız dünyada sahici şeylere tekabül etmiyor. bizi daha iyi, daha öfkeli, daha inanmış, daha bilgili gösteriyor sözcükler; ama onlara inanmıyoruz, çünkü hayat artık sözcüklerle açıklanamıyor. gerçi pek çok kimsenin de bir açıklama, sürüp giden şeylere bir anlam bulma gayreti yok. yok, çünkü ortalıkta inanabileceğimiz bir gerçeklik gözükmüyor. her şeyin anlam ifade ettiği bir dünyada her şey ne kadar da anlamsız.