Yeni sayımızın dosyası taşra üzerine olunca öncelikle kendi hayat serencamımı düşündüm, ömrümün bu vakte kadarki kısmının -şu an taşra addedilse bile- eski/yeni payitahtlarda geçtiğini fark ettim: Doğduğum şehir Kastamonu, Candaroğulları Beyliği’nin başkenti; üniversiteyi okuduğum ve birkaç yıl çalıştığım şehir Ankara, Türkiye’nin başkenti; yine üç yıla yakın çalıştığım Saraybosna, Bosna Hersek’in başkenti ve şu an rızkımı temin ettiğim şehir Bursa, Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti... Bu şehirler kendine has tarihi, geleneği, kültürü olan yerler.
Kastamonu küçük yerdir. Evden çarşıya gidene kadar yol boyunca selamlaşacağınız birçok kişiye denk gelirsiniz. 1990’lı yıllar ve 2000’lerin başı itibariyle şehrin imkânları mahduttu. Ama bu mahdutluk bir mahrumiyet anlamına da gelmiyordu. Zira kanaat ekonomisi o yıllar için geçerliydi ve eldekiyle idare etmek de bugünkü nesil için anlaşılması zor bir meziyetti. Bir şeyin bol olması, ondan bıkmak veya o şeyi israf etmek demek değildir. Bugün gelinen noktada ise doyumsuz ve hep daha fazlasını isteyen bir ruh hâli esir aldı insanları...
Ankara, taşra mıdır yoksa merkez midir, tartışmasına girmeden Ankara’nın hayatımdaki önemine kısaca değineyim: Bir derdim, mefkûrem, gayem varsa bu Ankara’nın sunduğu imkânlar çerçevesinde oldu. Üniversite yıllarımda ve çalışma hayatımda vaktimi doğru yerlerde ve doğru kişilerle geçirmeye gayret ettim. Bu da sonraki yıllar için iyi bir zemin teşkil etti. Ancak bugün benim için Ankara yaşanması zor bir şehir. Yeşilin gölgesinde, mavinin serinliğinde çalışıp dinlenmek varken altta asfalt, yukarıda gri gök, dört yanda beton cazip değil artık.
Şimdi merkezin taşraya bakışını, taşranın merkeze mesafesini iki açıdan ele alabiliriz. Merkezin durumunu bir olay ve kitap üzerinden, taşranın durumunu ise