Allah'ım! Senin rahmetinle yeni bir haftaya giriyoruz. Bu yeni haftada hayırlara yakın şerlerden uzak eyle. Görünen görünmeyen, bilinen bilinmeyen her türlü musibetten bizi uzak eyle. Rızkımızı helalinden bol ve bereketli eyle.Kandığımızı ağız tadı ile yemeyi nasip eyle. Ümitlerimizin yeşerdiği, umutlarımızın diri olduğu bir hafta nasip eyle. Sana emanet ettiklerimizi muhafaza eyle. Tövbelerimizi kabul eyle. Bize bu hafta beklediğimiz beklemediğimiz çok güzel haberler alabilmeyi nasip eyle...🤲
Tüm dünyanın size karşı olduğu ve sizden nefret ettiği kabulü ile kurulan bir devletten ne hayır gelir? Amos Oz’un “Pusudaki Panter” romanında, on iki yaşındaki bir kahramanın gözünden, İsrail’in kuruluş arifesini gözlemliyoruz. Ve bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyoruz.
Aslında, Yahudiler, özellikle ikinci dünya savaşının öncesi ve sonrası zamanları için, tüm dünyanın kendilerinden nefret ettiklerini düşünmekte haklılardı. Öyle bir tarihi yaşayan her halk buna benzer şeyler düşünür. Ama yine de bir devlerin köklerini nefret tohumları ile beslerseniz, ancak bugünkü İsrail Devletine ulaşabilirsiniz.
Amos Oz’un başkarakteri “Profi” lakablı çocuk (aslında adı Boged Şafel ama galiba kitap boyunca sadece lakabı ile anılıyor) Yahudilerin, Kudüs’ün İngiliz işgali dönemlerindeki ruh halini aktarıyor. Hatta kitabın ilk sayfalarında anlıyoruz ki, bu bilgeç çocuk, İngiliz bir askerle yaptığı sohbetler nedeni ile, kendi kurduğu üç çocuktan oluşan bir uydurma yeraltı örgütü tarafından hain ilan ediliyor.
Romanın hemen hemen tamamında, Yahudilerin İngilizler ve diğer Avrupa devletleri ile sorunları gözlemliyoruz. O dönemler için, Yahudilerin Araplar ve Müslümanlarla sorunları çok arka planda kalmış durumda. Bu durum bizler için oldukça şaşırtıcı olsa gerek. Çünkü, Müslüman coğrafyasında, Yahudilerin, Müslüman ve Araplara karşı Hıristiyan Avrupa tarafından kollandığına dair genel bir yargı vardır. Bu yargı günümüz için az çok doğru olsa da, İkinci Dünya Savaşı dönemlerinde geçerliliği olan bir yargı değil.
Benim bunu ilk fark etmem, Zülfü Livaneli’nin Seranad romanında aktardığı Struma gemisi vakası ile olmuştu. O güne kadar Yahudilerin 2. Dünya Savaşı öncesi Kudüs’e akın etmelerinin Avrupalılar eli ile yürütülmüş bir operasyon olduğunu düşünürken, Seranad romanı, bunun tam
Bazı kitaplar vardır ki aslında insanın hayat güzeranı içinde yaşayacağı ve hangi duraklardan geçeceğine dair birşeyler fısıldamak için sırada bekler sanki insanı..Amak-ı hayal beni sırası gelmeden daha tabiri caizse ön sıralara kaynak yaparak bulmuş bir kitap.. o yüzden hakkını veremediğimi düşündüğüm bir nevi tamam okudum geç dediğim bir kitaptı..
Sizden üst boyutta olan bir insanın söylediği ama sizin idrak edemediğiniz cümleler sanki başka bir dilden konuşuyor gibi gelir ya insana işte ilk anda bende öyle oldum..kelimelerin ve anlatılanların büyüsünden sıyrılıp bırakamadım da..okudum müthiş bir tad bıraktı ama tam anladım mı o esnada hayır..
Raci ile Aynalı baba.. mezarlıkta bir fincan kahve bazen de ney le gelen o lahuti sesin büyüsüyle Racinin Aynalı Baba yla olan manevi katmanlardaki yolculuğu..soğan gözlü adamlardan tutun hiçlik tepesine yolculuğu ve meydan savaşında Aşk ın ve diğer duyguların kıyasıya dövüşü..alıır götürür insanı..
Ben bu kitabı okuduktan ve anlamadıktan yıllar sonra akraba ortamında eskaza bu muhabbetin açıldığı Aynalı Baba'nın hayali bir şahsiyet olmadığını ve İstanbul'da yaşamış olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım..hatta ortaöğretim seviyesinde olup da insan olmanın kaygısını manen çeken akrabalarım ''aa nasıl anlamadın sen o kitabı yahu'' dediklerindeki hissiyatımı ise tarif edemem.. bazı yollar akılla alınmıyor.. kalple devam etmek gerekiyor..bunu anladığım ilk kitap..
o gün bugündür sıradaki kitapları okur ama bi kenardan melül melül bakan Amak-ı hayali tekrar okumaya cesaret edemem.. kimbilir belki de hayalin derinliklerinde bir raci olmayı hala göze alamıyorumdur..