Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf romanı, okuyucuyu derinden sarsan, duygusal anlamda altüst eden bir finalle son bulur. Öyle bir sondur ki; insan başka konuları konuşmaya çekinir. Şahinde’den başlamak gerekir belki de. İnsan bir inat uğruna harcar mıydı kendi öz evladını rezil kadın?. Umarım o kurşunlardan biri alnının ortasına isabet etmiştir. Muazzez’i sürüklediği durum yalnızca Yusuf’un değil, benim de yüreğimi burktu. İçimi tarifi zor, garip bir his kapladı.
Kendimi Yusuf’un yerine koydukça, hikâyenin etkisi daha da yoğunlaştı. Sonlara doğru, özellikle son 30-40 sayfada artık tek isteğim, kitabın bir an önce bitmesiydi. Bu ızdıraptan kurtulmak istercesine hızlı hızlı okumaya başladım. O diğer meymenetsiz, şeref yoksunu karakterler hakkında konuşmak bile istemiyorum. Ama “Parası olanın namusu da şerefi de tamamdır”diyen bir zihniyetin, toplumun her yanına yayıldığını görmek gerçekten çok acı verici.
Yusuf hakkında ne denilebilir ki? Bu dünyanın insanı değil mi?demeliyiz, yoksa daha on yaşında yediği tokat onu bu dünyadan kopardı mı? Kitapta iki farklı Yusuf vardı: biri çocukken dünyayla bağları kopan, diğeri ise Muazzez’e âşık olduktan sonra hayatı yeniden anlamlandırmaya çalışan bir adam. Bu iki Yusuf’un arasında ince bir çizgi vardı ve bu çizginin adı aşktı. Aşk, Yusuf’u baştanbaşa değiştiren, onu yeni bir hâle büründüren güçlü bir duyguydu.
Sabahattin Ali, 1903 yılında ailesini kaybeden Yusuf’un yaşadığı travmaya karşı gösterdiği tepkisizlikle karakterinin alışılmadık yapısını daha en başta ortaya koyar. Gittiği hiçbir yere ait olamama hissi onunla birlikte sürer gider. Ta ki kendini ait hissettiği kişiyi, yani Muazzez’i bulana kadar. Muazzez, Yusuf’un "ev" dediği yegâne yer hâline gelir. Bu aidiyet duygusu, Yusuf’un soğuk ve mesafeli karakterinde bir