Kitaptan alıntı ile spoiler içermektedir!
İnsan zeki varlıktır. Zeka doğuştan olduğuna göre, genel itibariyle insanı ‘zeki varlık’ olarak tanımlayabiliriz. Kişinin dehasını, bunalımlarını anlamakta zeka olgusu oldukça önemli faktördür. Ve elbette ki, herkes aynı zekaya sahip değildir. Buna rağmen herkesin zekası kendisine yetecek kadardır diyebiliriz. Dolayısıyla da, herkesin ‘bunalımı’ zekası nispetindedir. Büyük zekalar büyük bunalım yaşarlar. Hatta bazılarını zekadan mustarip olarak görürüz. Bizim, zekadan mustarip şairimiz Necip Fazıl: “Akıldan büyük nimet, zekadan ağır yük tanımıyorum.” der. Edebiyat dünyasında böyle mustaripler epey vardır ve yine dikkatle incelendiğinde bunalımı, iç sıkıntısı, tatminkarsızlığı en fazla olan şair/yazarlar da bu kişilerdir. F.M. Dostoyevski “Yeraltından Notlar” adlı romanında fazla bilinçli olmayı hastalık durumu olarak açıklar. Özetle, bunalım, iç sıkıntısı, varoluşçu sorgulama, tatminkarsızlık herhangi bir çağın “hastalığı” değil; insanın ve özellikle de onun zekasının “hastalığı”dır. Fakat, bir noktada şunu sorabiliriz: Peki, bu durum neden kendini daha çok son yüzyıllarda gösterdi ve toplumsal salgın karakterine büründü? Çünkü, bize öyle öğretildi, yutturuldu! Tanrıdan gelen vahy rehberliğinde yön almaktan vazgeçen insanoğlu, kendine seküler sürecin kapısını açmış oldu. Seküler sürecin çarkında dönen insan “felsefe üretmeye” başladı, yukarıda bahsettiğim “semptomları” edebiyata yansıttı. Arayışı sürdü, sürdükçe derinleşti, çıkmaza girdi: intiharlar, isyanlar, birey toplum çatışmaları, insan olmanın ıstırabını yaşama, nihilizm... Ve böylece biz de zannettik ki, tüm bunlar son yüzyıllar insanının sorunudur. Hayır, tüm bunlar insanla birlikte vardır, onu zekasıyla birlikte vardır ve yine, onun ruhuyla birlikte vardır. (Bu