İsviçre’nin o milimetrik, kusursuz işleyen trenlerinden birindeyim. Pencereden akan manzara bir kartpostal kadar noksansız, her şey olması gerektiği gibi, fazla steril ve fazla düzenli. İşte tam bu rasyonel dünyanın ortasında, önümdeki küçük masada kendi içsel tezatlarımla baş başa oturuyorum.
Önümde duran şişe, bu aşırı hesaplı ve öngörülebilir gerçeklikten biraz olsun sıyrılma, zihnimin sınırlarını hafifletme arzumu temsil ediyor sanki. Her şeyin bu kadar kurallı olduğu bir coğrafyada, bilincin o kuralları esnetme çabası bu. Dünyanın soğuk mükemmelliğine karşı duyusal, sıcak bir başkaldırı.
Ama asıl hikaye o şişenin boynuna doladığım boncuklarda saklı. Alkol zihnimi dağıtıp beni dünyadan uzaklaştırmak isterken, o boncuklar beni sakinleştiren, içimdeki o tinsel ve dingin arayışı hatırlatan birer çapa gibi. Biri kaçışın kaosunu, diğeri ise ruhun durulma ritmini fısıldıyor.
Bu vagonda akıp giderken aslında modern insanın o en eski çelişkisini yaşıyorum: Bir yanım esrimek, kuralları unutmak istiyor; diğer yanım ise o karmaşanın içinde bile bir sığınak, bir anlam arıyor. Tren hiç gecikmeden kendi mutlak hedefine doğru ilerliyor, bense iki dünya arasında, kendi içsel yolculuğumun tadını çıkarıyorum.