Varoluş karşısında iki farklı tutum: Ateizm ve teizm
Ateist ile inanan arasındaki temel fark, zihinlerinin arka planındaki varlığa ve gerçekliğe yaklaşım biçimlerinden kaynaklanır; ateist gördüğü tabloyu doğrudan yalın kelimelerle ifade ederken, diğer taraf beğenisini tabloda gözükmeyen aşkın bir varlığa referansla dile getirir. Gördüğüyle yetinmeyip ötelere geçen bu zihnin sarsılmazlığı, ölüm ve yok oluş karşısında en net halini alır; tıpkı ölüm cezası karşısında sarsılmadan zehri içebilen ve daha güzel yerlere gideceğini bilerek ölümden korkmayan Sokrates’in duruşunda; ya da sürgüne gönderilen Anaksagoras’ın, 'Tanrı’ya giden yolların mesafesinin ne önemi var ki, her yer aynı uzaklıkta' diyerek öğrencilerini teselli etmesinde olduğu gibi. Neticede; ateizm dünyayı yalnızca duyularla algılanan somut sınırlar içinde bir son olarak kabul ederken, aşkın bir güce inanan akıl için bu dünya yalnızca bir geçiş alanıdır. Mekânın, mesafelerin ve ölümün ötesinde bir ilk ilkeye (Tanrı'ya) bağlanan bu zihniyet, nerede ve nasıl ölürse ölsün, o mutlak hakikate her zaman aynı yakınlıkta olacağını bilir. Dolayısıyla felsefi bir derinliğe sahip olan bu ölüm karşısındaki korkusuzluk bir kayboluş veya pes ediş değil; bilakis, mevcut dünyanın dar sınırlarından sıyrılıp, tablonun ötesindeki asıl kaynağa doğru atılan rasyonel bir adımdır.
Hakikaten dair tüm iddialar, bazı sınırlar içerir ve elbette bağlanmayı ve adanmışlığı gerektirir. Dürüstlük, bir ölçüye kadar dışlamayı (yani kişinin, ilişkili olmadığı şeyi dışlamasını) zorunlu kılar. Son tahlilde bu göreceli bir ölçüdür çünkü hiçbir kimlik mutlak olarak dışlayıcı veya mutlak olarak kapsayıcı olamaz. Her şeye kapalı olmak dogmatizm de bağnazlık, her şeye açık olmak köksüzlük ve kimliksizliktir.
Sayfa 51 - İnsan Yayınevi
Edebiyatın En Tatlı Eşleşmeleri!
Peki ya sizin favori kitabınız hangi tatlı olurdu?
Akıncı dosyasının sonuna yazdığı son satırları, Cumhuriyet'in kurulma yıllarında kelimesi kelimesine hep anımsamıştı. O satırlar bir kez daha beyninin derinliklerinden dudaklarına akıyordu: "Artık silahlar durmuş, kafalar, kalemler işlemeğe başlamıştı. Önümüzde pek vâsi bir saha-i faaliyet vardı. Vatanın her tarafı harabezar, virâne; millet perişan ve fakir. Vatanı imâr, milleti terfih eylemek lazım. Düşünüyorum; bu fevkalade mühim işlerde muvaffak olabilecek miyiz? Bilâ tereddüt evet! Çünkü büyük bir tecrübe edinmiş ve ümitsiz anlar yaşamış; vahim dakikalar geçirmiş ve fakat muvaffak olmuş idik. Akla hayret veren bu muvaffakiyetin âmili üç idi: Sa'y, iffet, sebat... Binaenaleyh, vatanı imar, milleti terfih için durmayarak çalışalım. Fakat na- mütenahi bir sa'y, büyük bir hüsnüniyet ve samimiyet, mutlak bir istikamet ve iffet, layezal bir azim ve sebatla çalışalım. Daima çalışalım! Tevfik Allahtandır." Gözleri yanıyor, yüreği genişliyordu. "Daima çalışalım! İhanete aldırmadan çalışalım!" dedi.
Bu dünya da her şey karşılıklıdır. İnsanlar Tanrı önünde eşittir ama hayattan zekaları, becerileri,azimleri ve kazanma hırslarına uygun olarak pay alırlar. Bu yüzden mutlak eşitlik yoktur.
Milena'ya Mektuplar İncelemem
Franz Kafka’nın Milena Jesenská’ya yazdığı mektuplar, dünya edebiyatının en sarsıcı, en savunmasız ve en derin aşk belgelerinden biridir. Sadece bir yazarın tutkulu bir kadına duyduğu hisleri değil;
İnceleme
Tefeyyüz
Yazmak, anne rahmine dönebilmenin dünyada kalmış en son kapısıydı; ışığın henüz günahla tanışmadığı karanlık mağaram. Kimsenin beni görmediği yargılamadığı, üzerime isimler yaftalamadığı yegâne sığınak. Orada mutlak bir güven içinde çırılçıplak kalırım; çünkü henüz kimse beni dünyaya getirmemiştir.
Edebiyatist Yayınevi, Mart 2026 Baskısı·Kitabı okuyor