"Bütün umutlarını mı kaybettin? Sabah uyandığında, hiç gökyüzüne baktın mı? Şafakta güneşin doğuşunu görmek, istemez misin? Gün batımında, güneşin kırmızısını ve sarısını, artık daha fazla görmek istemiyor musun? Sen Ay’ı gördün mü? Yıldızları görmeyi istemez misin? Dolunaylı geceyi yeniden görmeyi istemez misin? Gözlerini kapatmak mı istiyorsun? Bir kez daha ırmaktan su içmeyi istemez misin, ya da yüzünü yıkamak istemez misin bu suyla? Tüm bunlardan vazgeçmek mi istiyorsun? Her şeyi bırakmak mı istiyorsun? Kirazların lezzetini bırakmak mı istiyorsun?.." Kirazın Tadı(1997)
Alıntı
Gelen, senden gelsin yeter ki..! Az mutluluk mu, bulunur şeref mi seni sevmek.?
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
İçimdeki Çocuk Hâlâ Eve Dönmeyi Bekliyor..
İnsan büyüdüğünü ilk ne zaman anlıyordu gerçekten? Takvimler değişince mi? Sorumluluklar artınca mı? Yoksa bir gün ansızın çocukluğunu özlerken yakaladığında mı kendini? Bence insan en çok, içindeki çocuğun sesini daha az duymaya başladığında büyüyordu. Çünkü çocukluk dediğimiz şey yalnızca küçük yaşlar değildi aslında; dünyanın hâlâ mucizevi göründüğü, insanların can yakabileceğini tam bilmediğimiz, sevginin kaybedilebilecek bir şey olduğuna inanmadığımız o kırılgan dönemdi. Ve insan yıllar geçtikçe boyundan önce ruhunu büyütüyordu. Üstelik kimse ona bunun ne kadar yorucu olacağını söylemiyordu. Bir akşamüstüydü. Gökyüzü, yağmur yağacakmış gibi griydi ama henüz tek damla düşmemişti. Şehir her zamanki telaşının içindeydi; insanlar telefonlarına bakarak yürüyordu, kafeler doluydu, arabalar kırmızı ışıkta uzun kuyruklar oluşturmuştu. Hayat herkes için devam ediyor gibi görünüyordu. Ama bazı insanların içinde zaman aynı hızla ilerlemiyordu. Bazıları bir anın içinde yıllarca kalabiliyordu. O da öyle hissediyordu işte. Kalabalığın içinde yürürken sanki herkesten birkaç adım gerideydi. İnsanların yüzüne baktığında hepsinin bir yere ait olduğunu düşünüyor, kendisiniyse yanlışlıkla başka bir hayata bırakılmış biri gibi hissediyordu. İçinde tarif edemediği bir eksiklik vardı; ne sevgiyle tamamen doluyordu o boşluk, ne başarıyla, ne de zamanla. İnsan bazen tam olarak neyin eksik olduğunu bile bilmiyordu ama yine de onun yokluğunu her gün hissediyordu. Yağmur ilk damlasını kaldırıma düşürdüğünde eski mahallesinin sokağına girmişti bile. Bunu bilinçli yapmamıştı aslında. Ayakları onu düşünmeden buraya getirmişti. Çünkü insanın kalbi, unuttuğunu sandığı yerlere bedeninden önce dönüyordu bazen. Sokağın başında durdu. Bir zamanlar dünyanın merkezi gibi gelen o mahalle
Duygular
Mutluluk, kendine sahip olmaktır. İnsanlar hep bir taraftalar; Atatürkçü, Osmanlıcı, AK Parti, CHP, HDP vs. Din konusunda da aynı durum geçerli. Yahu kardeşim, sen neredesin? Senin kendine ait bir düşüncen, duruşun ve kimliğin yok mu? Neden başkalarının fikirlerini, davranışlarını ve yaşam biçimlerini sorgulamadan sahipleniyorsun? Desteklemek farklı, tövbe haşa tapmak farklı. Benim tek bir tarafım var; iyisiyle, kötüsüyle, doğrusuyla, yanlışıyla, başarılarımla ve başarısızlıklarımla kendim ve fikirlerim. Bir insanı, bir ideolojiyi ya da bir düşünceyi destekleyebilirsin; fakat kendini tamamen onun içinde kaybedersen artık sen olmaktan çıkarsın. Herkesin bir tarafı olabilir ama insan önce kendisinin tarafında olmalıdır. Ersan İnce
Duygu ve Düşünce
aynı anda mümkün mü'
bir ipte oynamaz artık iki cambaz bıçak ağzı düşlere münhasır bu yakınışlar konulmuş eski birer kefeye mutluluk ve huzur İlkokulda da mı öğretmediler be kuzum toplanmaz ki elmayla armut Kahkahalarla güldüğün gecenin sonunda bağrında, evet işte tam ortasında bir yangın başlayacak,kanayacaksın yalnızlığın kemiklerini un ufak etmesine aldanmadan koşar adım ıssız bir huzura kaçacaksın demiştim oynamaz o ipte bu cambaz düşer elbet o zaman da ancak selâ ile kaldırırlar çok ağrırsa için camı aç sen aç da mutlaka içeriye bir şeyler dolar' alıntıdır*
Alıntı
'İNCİ' Bana bir ilki daha yaşattın...
65. BÖLÜM 🌹İnci🌹 Zaman, en sevdiğimiz şarkının nakaratı gibi hızla akıp gitmişti. İki gün, sanki parmaklarımın arasından süzülen su misali geçti; hem çok hızlı hem de ruhumu dinlendiren bir neşeyle... Eğer önümde bu kaçınılmaz Almanya seyahati olmasaydı, Aslı’nın benim evden işe gitmesi için şartları zorlar, Zeynep teyzeyi biraz daha kalmaya ikna kabiliyetimle razı ederdim. Ama kaderin rotası çoktan çizilmişti. Veda vaktine yaklaşırken sohbetin de muhabbetin de tabiri caizse dibine vurduk. Kapanış perdesi ise, Serkan’ın ailesinin ne zaman "hayırlı bir iş" için kapımızı çalacağı meselesiyle açıldı. Zeynep teyze, şefkatli sesiyle son noktayı koydu: "İyi, güzel... Evlenme teklifi etti ama öyle isteme olmadan, nişan takılmadan olmaz bu işler İnci kızım." Mahcubiyetle karışık bir savunma refleksiyle, "Tabii ki teyzeciğim," dedim. "Ama çok yoğun. Bir müsait olsun, illaki olacak. Ben şimdi durduk yere 'ne zaman beni istemeye geleceksiniz' diyemem ki... evde kalmışım gibi!" Aslı, fırsatı kaçırır mı? Hemen atıldı söze: "Ayol turşunu kurmamıza az kalmış, sen hâlâ naz yapıyorsun! İnci Hanım, lütfen biraz hızlanın ama rica edeceğim beni de geçmeyin!" Gülüşmeler, şakalar geride kalırken kalbimde bambaşka bir gürültü kopmaya başladı. Heyecanlıydım, hem de nasıl... Ama bu heyecanın arkasına sinsice gizlenmiş devasa stres kütlesi vardı. Bu yaşıma kadar uçağa hiç binmemiştim. Şehirler arası yollarda ya otobüsün cam kenarında hayallere dalmış ya da arkadaşlarımla direksiyon sallayarak yolun tozunu yutmuştum. Zaten seyahatim bir elin beş parmağını geçmezdi. Şimdi ise demir yığınının içine girme fikri göğsümün tam üzerine ağırlık gibi çökmüştü. Kapalı alan korkusu mu demeliydim buna, yoksa istediğim an "İnecek var!" diyememenin getirdiği
1000Kitap