Hayatın küçük anlarında saklı duyguları ve farkındalıkları kelimelere döker. Onun için yazmak, bazen bir düşünceyi paylaşmak bazen de bir kalbe sessizce dokunmaktır.
“biz bir insandan nefret ediyorsak,
bu insanın görüntüsüyle karşımıza çıkan kendi içimizde yuvalanmış birinden nefret ediyoruzdur.
bizim kendi içimizde olmayan şey, bizi kızdırmaz.”
Hermann Hesse
insan bazen o meseleyi aştım zanneder. o eşiği geçtim, o hesabı hallettim zanneder ama hiç beklemediği bir yerde gözlerinin dolması, kalbinin burulması aslında o kadar da aşamadığını ve aşmanın da kolay olmayabileceğini anlatır.
Hep böyle olmuyor muydu?
Acılar yaşanır, yaralar açılır,
insan alışır, hayat devam ederdi.
Bir yakının ölürdü,
acı diner gibi olurdu ama yaşam yine sürerdi.
Çünkü en kabul edilebilir olan,
ölümün eceliyle gelmesiydi.
Katledilmeden, ihmal edilmeden,
insan eliyle hızlandırılmadan…
Peki bugün yaşadıklarımız sadece kader miydi?
Yoksa kader diye kabullendiğimiz şeylerin içinde
ihmal, sorumsuzluk ve görmezden gelme mi vardı?
Uyanmak gerektiğini söylüyoruz,
ama yaşadığımız ülkenin sınırlarında
bazen uyanmak bile uyumaktan daha ağır geliyor.
Çünkü karşımıza hep aynı kelimeler çıkıyor:
sistem, prosedür, talimat…
Oysa sistem insanı korumak için vardır,
insanı susturmak için değil.
Kafalar doldu, kalpler yoruldu.
Ama bazı zihinler hâlâ
sadece gördüğüne inanmayı seçiyor.
Sorgulamadan, araştırmadan,
sorumluluk aramadan…
Sosyal medya ise acıları süsledi;