Bazen bazı kitaplar nedense beni diliyle, akışıyla ve karakterleriyle sinir ediyor. İşte bu kitap da maalesef öyle oldu benim için. Yaz sıcaklarında keyifle bir aşk hikayesi okuyayım diye elime aldım ama hiç keyif alamadım bu hikayeden. Her ne kadar yazar entrikalarla, sırlarla, maceralarla dolu bir hikaye kaleme almak istemiş olsa da, üzgünüm ama olmamış.
Her şeyden önce, kitapta doğru düzgün bir akış yok. Her hikayede o hikayeyi yükselten, ona derinlik katan ve onu anlamlı kılan bir duygu olur. Bu hikayede en yüce duygulardan biri olan "aşk" anlatılmaya çalışılmış fakat aşktan ziyade her türlü duyguya yer verilmiş. Kitabın adına bakınca bir aşk hikayesi okuyacağınızı sanıyorsanız düzelteyim. Ne yazık ki bir kaçışın hikayesini okuyacaksınız. Babası tarafından Dük Luovo ile zorla evlendirilmek istenen Julia'nın, karşılaştığı zorlukları ve bu evlilikten kaçmak için verdiği mücadeleyi anlatıyor hikaye. Tabi aşk bunun neresinde diyecek olabilirsiniz. Julia'nın birkaç sefer görüp aşık olduğu Hippolitus ile tam kaçacağı sırada, Hippolitus'un öldürüldüğünü sanması ve Julia'nın onu asla unutmaması burada sonsuz aşkı simgeliyor diyebilirim size. Gelin görün ki bu aşk bana zerre geçmedi.
Peki kitabı sevmediğim halde neden sonunu merak ettim ve okudum? Kitabın başında tüm bu olayların başladığı Mazzini Şatosu'nda birtakım doğaüstü olaylara tanık oluyor ev halkı. Gerek Julia ve ablası Emilia, gerekse hizmetliler tarafından şatonun kapalı ve kullanılmayan güney kısmında tuhaf sesler duyuluyor ve bazen de bir ışık göze çarpıyor. Ben bunun ne olduğunu kitabın sonuna kadar merak ettim. Kitabın sonları zaten "bu kadar da olmaz" şeklinde harala gürele geçtiği için, hiç beklemediğim bir şey bam diye çıkıverdi karşıma. İşte bu beklenmedik şeyin duygu yoğunluğu bile doğru düzgün