Dar Kapı… adı bile biraz mesafeli, biraz da gizemli değil mi? Ama içine girince insanı sarıp sarmalayan, ince ince kalbe dokunan bir hikâye.
Önce şunu söyleyeyim: Bu kitap öyle “çarpıp geçen” değil, daha çok usulca içine işleyenlerden. Hani bir bakmışsın, sayfayı kapattıktan sonra bile hâlâ içinde bir sızı kalmış…
Andre Gide burada bize büyük olaylar anlatmıyor aslında. Daha çok iki insanın—Jérôme ve Alissa’nın—birbirine olan derin ama tuhaf aşkını fısıldıyor. Ama bu öyle alıştığımız türden bir aşk değil. Biraz mesafeli, biraz çekingen, biraz da… kendini geri çeken bir sevgi.
Kitabın en güzel tarafı şu:
Aşkı sadece “kavuşmak” olarak görmüyor. Hatta tam tersine, bazen sevmek demek vazgeçmek midir diye düşündürüyor insana.
Alissa karakteri… ah, nasıl desem… Hem çok güçlü hem de insanın içini burkan bir şekilde kırılgan. Kendi inançları ve idealleri yüzünden aşkını bile ikinci plana atabiliyor. İşte tam burada kitap, kalbinle aklın arasındaki o ince çizgide dolaşıyor.
Dili ise tam bir “Fransız zarafeti” diyebiliriz. Ağır değil ama hafif de değil; tam kararında. Sanki biri sana yavaş yavaş, gözlerinin içine bakarak bir hikâye anlatıyor gibi.
Bu kitabı okurken:
• Biraz hüzünleneceksin
• Biraz düşüneceksin
• Ve biraz da “ben olsam ne yapardım?” diye kendine soracaksın
Kısacası cicim, Dar Kapı öyle bağıra çağıra değil, kalbini usulca tutup sıkan kitaplardan. Bitince “keşke biraz daha kalsaydım bu hikâyenin içinde” dedirten türden…