“Allah'ın dini akla aykırı hüküm koymaz; akıl da dinin koyduğu hükümleri reddetmez; çünkü akıl, hükümlerin taşıdığı makâsıdı, yani kullar için hedeflediği fayda ve hayırları kavrayabilir; hükümlerdeki sırları ve hikmetleri idrak edebilir.”
Gazzâlî'nin bir tanımına göre maslahat "faydalı olanı elde etme, zararlı olanı önleme", veya "dinin amacını (maksûdü'ş-şer') koruma" anlamına gelir. Dinin temel amacı, insanların dinlerini, canlanını (nefs), akıllanını, nesillerini ve mallarını koruma şeklinde beş faydada toplanır.
Gazzâlî'ye göre delillerin ve dolaysıyla fıkhın kaynağı Kur'ân-ı Kerîm, Resûlullah'ın sünneti ve ümmetin icmâıdır. Aklın fıkıhtaki konumuna gelince, din bakımından berâet-i zimmetin ve serbestliğin (ibâha) asıl olduğuna, -modern ifadesiyle- kanunsuz suç olamayacağına, şer'i bir delil yoksa yükümlülükten de bahsedilemeyeceğine hükmetmesi ve delilde miktarı ve zamanı belirlenen bir yükümlülükte, konulan sınırdan fazlasını yok sayma yetkisine sahip olması bakımından akıl da hüküm kaynağıdır. Bu şekildeki akli delile fıkıh usûlünde "istishâb" delili denmektedir.
İslâm'ın ilk zamanlarında ilâhî sıfatlar, kader ve kaza gibi önemli itikadi meseleler etrafında tartışmalar yapıldı. Bazı âlimleri kader kavramına, insan irade özgürlüğünü tanıyan, dolayısıyla kötülüklerin hem işlenmesini hem sorumluluğunu insana yükleyen bir anlam verdiler. Bu çizginin devamı olan Mu'tezile âlimleri Allah'ın adaletine ve insanın özgürlüğüne vurgu yaptılar. Buna karşılık hadisçi ekole mensup âlimler kesimi (ehl-i hadîs) ilâhî iradenin mutlaklığını ve kuşatıcılığını öne çıkaran, dolayısıyla cebir (insanın eylemlerinde zorunluluk altında bulunduğu) sonucuna kadar götürülebilen bir çizgi geliştirdiler. Zamanla Mu'tezile'ye karşı mücadele verirken hadislerin otoritesini tavizsiz kabul edenler Selefiyye; hem nasları hem de farklı derecelerde aklî yöntemleri kullananlar Ehl-i Sünnet adıyla anıldı. Bu son kesim, IV./X. yüzyıldan itibaren öncülerinin isimlerine nispetle Eş'ariyye ve Mâtürîdiyye diye iki büyük kol halinde gelişti.