Bu kitap beni hem derinden etkiledi hem de karamsarlığa sürükledi. Yozo’nun insanlarla kuramadığı bağ, benim de zaman zaman hissettiğim o yabancılık duygusunu acı bir aynayla yüzüme tuttu. İnsanlık denen seyin sınırlarını var mı bilmem ama insanlığın sınırlarında gezinen bir yalnızlık hissettim. Belki hepimizin içinde bir Yozo var, ama çoğumuz bunu saklamayı tercih ediyoruz. Bu kitapla yüzleşmek kolay değil, ama bazen en ağır karanlıklar bile içimizdeki ışığın kıymetini hatırlatır.
Uzun zamandır, çok uzun zamandır beni böylesine etkileyen ne film izledim ne kitap okudum. Konusunun üstünde bir anlatı. Adının, kapağının hakkı verilmiş bir kitap. Sade ve büyüleyici.
Yine öyle içli, yine kendince romantik kendince değişik kurgulu. Kitabın adı sardı beni. İnsanlarla ilgili hiçbir şey öğrenemediğimi düşündüğüm, tecrübelerin anlamsızlığını fark ettiğim, yaşamanın acemisi olduğumu anladığım bugünlerde yine elimden tuttu Barış Bıçakçı. En azından yalnız değilim, dedirtti. Ona dair tespitim hâlâ değişmedi "Barış Bıçakçı diye yazılır ciğerdelen" diye okunur.
Herhalde otobiyografimi yazacak olsam ben de tam olarak böyle bir isim koyardım. Çeviri olmasına rağmen özellikle bu başlık altında yazdıkları gerek samimiyeti gerek gerçekçiliği ile insanı kendine çekiyor. Yaşasaydı da yazsaydı. 35 yaşında intihar ederek ölmüş Akutagawa, yüzlerce öykü, 36 yaşında hâlâ yaşayan ve hiçbir şeyi olmayan ben.
Fransızların Nef'i'si canım Voltaire... Onu otururken özdeyiş üreten bir makine sanırdım. Hani şu meşhur "düşüncelerinize katılmıyorum ama onu ifade etme hakkınızı sonsuza kadar savunurum" diyen zekâ küpü adam. Espri yeteneği desen var, güzel üslup, iyi kurgu, hiciv, dans, renk... gel vatandaş ne ararsan Voltaire'de.