Arada Carlos Ruiz Zafon'un öldüğü aklıma geliyor ve boğazım düğümleniyor. Sanırım... kendisi en sevdiğim iki üç yazardan biri. En azından Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı'nın kalbimdeki yeri hep öyle olacak.
Esere gelince;
Kitaplar kendi başına okunabililyor, Zafon bunu iddia ediyor, ama kesinlikle bence öyle değil. Kitaplar, birbirinden farklı hikâyeler anlatsalar da aralarındaki bağlantıyı hatırlamak ve öyle okumak çok değerli. Ben, maalesef Meleğin Oyunu'ndan sonra araya zaman sokmak gibi bir hata yaptım. İlk ve ikinci kitap arasına zaman soktuğuma pişman olduğum halde hem de. Bu yüzden de ikinci kitaba çokça dönüş yapıp, hem İsabella'yı hem Martin'i hem de diğer karakterleri yeniden 'tam olarak' hatırlamaya çalıştım.
Bunun ötesinde, kayboldum! Gerçekten kayboldum! David Martin aklı başında biri miydi? Meleğin Oyunu'nun sonu gerçekten yaşandı mı? Yoksa bunlar Martin'in, Cennet Mahku'munda olduğu gibi, hücresinde gördüğü sanrılar mıydı? Martin, İsabella'nın ölüm haberini Valls'in verdiği şekilde mi aldı gerçekten?
Sanırım çoğu kişi Martin hakkında haklı; ama bunların cevabını sanırım dördüncü kitapta alabileceğiz. Araya zaman koymamam gerekiyor.
Kitabı 2022 Tüyap Kitap Fuarı'ndan aldım. Notos'un standı çok renkli, harika kitaplarla doluydu. Direkt olarak Işıklar Ülkesi'ni aradım, buldum ve aldım. Eylül Görmüş'ün kitap falında çıkmıştı zira ve İdeal Defter'in (henüz o partiye girişmedim) yanında duruyordu. Standdaki hanımefendi bana kitabın baskısının aslında tükendiğini, sırf Tüyap için 100 adet özel bastıklarını da söyledi. Ne güzel değil mi?
Gelelim kitaba.
Açık konuşmam gerekirse diyalogsuz kitapları pek sevmem. Çünkü bazen diyaloglar kurtarıcıdır, yazarın anlatım biçimi sizi çok cezbetmese de karakterlerin sesi sayesinde devam edersiniz, seversiniz. Işıklar Ülkesi bu anlamda benim için tam bir kumar oldu. Bir sayfa bile etmeyecek diyalog azlığı kitabın başında yaptığım hızlı göz atma esnasında beni epey korkuttu.
İlk gün 30 sayfa, ikinci gün bir 30 daha okudum. Yazar güzel anlatıyordu ama buna rağmen hâlâ 'acaba beni içine çekecek mi' sorususunu kendime soruyordum. İşe gittiğim ertesi sabah cevabı buldum: evet, kitabı merak ediyordum ve eve dönüp okumayı dört gözle bekliyordum.
Hikâyeyle ilgili pek çok ipucunu çeşitli sitelerde, incelemelerde okuyabilirsiniz; ben oralara girmeyeceğim. Sadece size kitabın büyüsünden bahsetmek istiyorum. 150 sayfalık kitabın 130. sayfasına kadar kitabın adının neden Işıklar Ülkesi olduğunu anlamıyorsunuz, düşünüyorsunuz. Sona yakın mana verebiliyorsunuz. ''Vay be,'' diyorsunuz. ''Demek bu yüzdenmiş.'' (Diyalogları ne kadar sevdiğimi görüyor musunuz?)
Anlatım güzel. Anlatıcı gerçek bir karakter. Okurken onun boğazında düğümlenen şeyleri anlayabiliyorsunuz. Hikâye merak uyandırıcı ve düşündürücü.
Dağıldım anlatırken, bitiriyorum.
Işıklar Ülkesi iyi bir kitap, pişman olmazsınız, şans verin.
Bazen böyle iç yakan hikâyeler de sürükler sizi, alır götürür peşinden. Onlardan biri Disko Topu. Bir kadın var; çokta gördüğümüz, burun kıvırdığımız, içimizden söylendiğimiz ve çoğu zaman tekrar görmek istemediğimiz. Bir insan var. Bir çocuk, bir yetişkin, bir değer, bir can, bir kimse, bir birey... BİRİ var! Hepimiz kötüyüz işte, onu anlayamadığımız için. Hepimiz kötüyüz, ona bakmadığımız ve umursamadığımız için. Bizim acılarımız var sadece. Onlar bize yetiyor. Anlatabilenin acısı sayılıyor. Anlatamayanın, farklı olanın, öteki olanın acısı yok sayılmıyor bile; çünkü yok ki! Gördük mü? Umursadık mı? Kışkışlamadan önce durup bir düşündük mü? Hayır.
Bir inceleme değil bu, bir iç çekiş. Bir farkındalık anı. Kötüyüz biz. Kötüyüm ben.
Ayça Güçlüten çok iyi bir yazar.
Bu Alex neydi böyle be kardeşlerim?
Oturulur uzun uzun yazılır bu kitapla ilgili. Hatta ben daha 10. sayfasındayken buraya yazacağım incelemeyi düşünmeye başlamıştım. Diyecektim ki bu ne manyaklık dolu bir kitap yahu.
Okudukça anladım işin özünün manyaklıktan uzak olduğunu. Verilmek istenen, öğretilmek istenen bambaşka. Evet, içi bolca vahşetle; değil ağza alınması, düşünmesi bile mide bulandıran suçlarla dolu bir kitap. Hassasiyetiniz varsa pek tavsiye etmem; ama derseniz ki yok kaldırırım, o zaman okuyun kardeşlerim. Okuyun ve seçme şansı verilmeden yaşamak, Pavlov'un köpeği misali uyarılarak yaşamak nasıl olurmuş bir bakın.
Unutmayacağım kitaplardan biri oldu kesinlikle.
Holmes'den önce Dupin vardı. Çıkarımcılık sanatının ustası.
Morgue Sokağı Cinayetleri, Kuzgun Adam'ın namına yaraşır bir atmosferde geçiyor. Ortada bir suç var, bir fail ve maktüller var.
Kitabın verdiği haz, tat çok güzel. Bitirdikten sonra gidip kütüphanemden Kesik Baş'ı ve Esrar-ı Cinayet'i elime aldım. Biraz sevdim onları, sonra yerine koydum. Eskinin, en eskinin gizemi beni çok tatmin ediyor.