İnsanları en mutlu eden şey, ihtiyaçları ile varlıkları arasında bir denge bulunmasıdır. Bütün sorun bu dengenin nasıl sağlanacağı.
İnsan bunu belki varlıklarını yükseltip ihtiyaçlarının düzeyine çıkararak yapabilir ama bu budalalık olur.
Oysa akıllı bir adam dengeyi, ihtiyaçlarını azaltarak yani onları varlıkları düzeyine indirerek sağlar.
Söylemeliyim ki Zülfü Livaneli pek sevdiğim ve takip ettiğim bir yazar değildir. Yazılarını sevmiyorum fakat müziğini severim.
Kitaba gelecek olursak sanki, ''ne şiş yansın ne kebap'' gibi olmuş. Sağcılarda sevsin solcularda. Ulu Hakan diyene de hitap etsin, kızıl sultan diyene de. Ne göklere çıkarayım nede yerin dibine sokayım demiş yazar. Daha çok İttihat ve Terakki ye ve Jön Türklere yüklenmiş.
Fakat düşündüğüm zaman ise, tamda böyle olursa objektif olmuyor mu zaten. Açıkcası şaşkınım, bu kadar objektif bir şey beklemiyordum kendisinden.
İçeriğe gelecek olursak, roman desem roman değil, araştırma desem araştırma değil. Abdülhamid'in Alatini Köşkünde tutsak olarak kaldığı süreçte, kendisine tahsis edilmiş doktorun, Abdülhamid ile konuşmalarını tuttuğu notlarından yola çıkılarak yazılmış. Daha çok Abdülhamid'in şahsına, korkularına, pişmanlıklarına, hatıralarına ve insanı tarafına değiniyor. Fakat aynı zamanda başta kendisinden nefret eden doktorun bakış açısının da zamanla değişmesi aslında pekte düşündüğü gibi bir adam olmadığını idrak etmesine kadar gidiyor.
Sürükleyici ve güzeldi. Ben beğendim.