"Ben kimim?" diye sormuştur Tanrı, "Tanrı veya insan, belki de her ikisi ve diğeri, aynı anda veya ikisi de değil mi? Ben mi insanları yarattım, onlar mı Beni?" İnsan onu kışkırttığından, sevgililerin yataklarına süzülüp burada aşkı keifetmişti. Yaşlı insanların yataklarına süzüldüğünde faniliği bulmuştu. Ölenlerin yatağına süzüldüğünde ölümü bulmuştu.
Oyuncu, yolculuğunu baş döndürücü hızda ayrılan, dönen ve yön değiştiren çizgilerle buzdaki çatlaklar gibi görür.Veya gökyüzünde, öngörülmesi imkansız bir şekilde havada
kendine bir yol arayan bir yıldırım gibi. Tanrı'ya inanan oyuncu der ki "ilahi yargı", "Tanrı'nın parmağı" -Yaratanın o kadir-i mutlak, güçlü zirvesi. Ancak Tanrı'ya inanmıyorsa;
"rastlantı", "kaza" diyecektir. Bazen oyuncu, "benim kendi seçimim" diyecektir, ancak elbette bunu daha sessizce ve inançsızca söyleyecektir.
İki tür öğrenme vardır. İçeriden ve dışarıdan. Birincisi en iyi, hatta yegane yöntem olarak kabul edilir. İnsanlar uzak yolculuklarla, izlemekle, okumakla, üniversitelerle ve derslerle öğrenirler -onların dışında olup bitenlerden öğrenirler. İnsan öğrenmek zorunda olan aptal bir yaratıktır. Bu nedenle kendine bilgi yükler, onu bir arı gibi toplar, daha fazlasını ekler, kullanır ve işler. Ancak içinde "aptallık" vardır ve öğrenmeye gereksinir, işte bu değişmez.
Başak işleri dışarıdan içeri özümseyerek öğrenmişti. Sadece dışarıda geliştirilen bilgi, insanın içinde hiçbir şeyi değiştirmez veya diğeriyle değiştirilen bir giysi gibi onu sadece yüzeyde değiştirir. Ancak içindekileri alıp öğrenen kişi, öğrendiklerini içerdiğinden sürekli değişime uğrar.