Spoiler içerir!!
“Parmaklarındaki o öfke araya girip o küçük, acı dolu nabzını evrene gönderiyordu: ‘Beni fark edin, ben buradayım. Amor Swart, 1986. Yarın hiç olmasın.’”
Roman, annenin ölümüyle başlar. Her bölümde aileden birinin ölümüyle ilerleyen bu hikâye, bir ailenin çözülüşünü katman katman açar. Baba, kobra yılanıyla yaptığı bir gösteri sırasında zehirlenerek ölür. Çiftlikten elde edilen gelirin yanı sıra bu gösteriler de ailenin geçim kaynaklarından biridir.
Sırada Astrid vardır; beyaz tenli, güzel bir genç kadın… İhanetle lekelenmiş bir hayatın ardından, bir sokak serserisi tarafından öldürülür. Ardından eski asker Anton gelir. Çiftlikte yaşar ama yönetmeyi beceremez; yazmak istediği romanı da tamamlayamaz. Sonunda kendi hayatına son verir.
Peki bu dağılmanın, bu lanetin nedeni nedir?
Yerine getirilmeyen bir vaat.
“Annemin bu evi çok uzun zaman önce alması gerekiyordu. Oysa aldığı tek şey yalanlar ve vaatler oldu. Sense hiçbir şey yapmadın.”
Evet, çiftliğin siyahî kahyası Salome’ye verilen söz tutulmaz. Bu vaadin peşine düşen tek kişi Amor’dur. O da bu sözün gerçekleşmesini ister, fakat uzun süre başarılı olamaz. Yine de hayatta kalan tek kişi odur.
Bu roman, yalnızca bir aile hikâyesi değil; aynı zamanda bir vicdan, adalet ve tarih anlatısıdır. Ölüm, bir son mudur, yoksa bir dönüşüm mü? İnsan kaderini değiştirebilir mi? Tüm bu soruların izini süren, sade ama derinlikli bir metin.
Güney Afrika’nın değişen sosyo-politik yapısı içinde, beyazlar ve siyahların dönüşen hayatlarına da tanıklık ederiz.
Birkaç alıntı:
“Unutma, yalnızca adil olan sınanır.”
“Anton,” dedi, “bu bir takas değil. O evin Salome’ye verilmesi için söz verildi. Neden ona veremiyorsun?”
“Ama reddetmek yalnızca insanlarda sonuç verir; yazgıya karşı hiçbir etkisi yoktur.”
Hepinize kitaplarla dolu