İtiraf etmeliyim ki bu yolculuk hiç kolay başlamadı. Hatta ilk sayfalarda okuduğumu anlamıyor gibi hissettim. Karakterlerin kim olduğunu, hangisinin yazar, hangisinin "gölge" olduğunu anlamaya çalışırken ciddi bir yön kaybı duygusu yaşadım. Agualusa ile ilk tanışmam böyle değildi oysa. Unutmanın Genel Teorisi'ni okuduğumda, Ludo'nun dört duvar arasına sıkışmış yalnızlığında kendimden ve insana dair korkulardan çok şey bulmuştum, o kitap beni ilk satırda evine buyur etmişti. Bu kitapsa içeri girmemem için direndi.
Neden böyle hissettiğim üzerine düşündükçe, coğrafya ve evrenselliğin sanatta ne kadar önemli olduğunu bir kez daha fark ettim. Agualusa, okuru alıp Angola'nın yerel mitlerinin ve karmaşık siyasi geçmişinin tam ortasına bırakıveriyor. Hikâyenin doğrudan yerel bir labirentin içinden başlaması ve karakter kalabalığı, kitapla arama mesafe koymama neden oldu. Unutmanın Genel Teorisi ise sınırları aşan ve dünyanın diğer ucuyla köprü kurabilen bir yapıttı. Maalesef Yaşayanlar ve Diğerleri bana göre ilk kitabın gölgesinde kaldı.
Ancak metinde yine güçlü bir sistem eleştirisi var. Yazarların toplandığı adanın dış dünyayla bağının tamamen kopması, modern dünyaya ve otoriter rejimlere atılan bir taş niteliğinde. Agualusa, dünyanın geri kalanında ne olup bittiğini bilmeyen, birbirinin çığlığına sağırlaşmış modern dünyayı eleştiriyor aslında. Adadaki izolasyon; egemen güçlerin insanları manipüle etmesini, gerçeği saklamasını ve sansürü sembolize ediyor. Yazar, entelektüellerin ve sanatçıların bile fildişi kulelerinde kapalı kaldıklarında, dışarıdaki gerçek felaketlere ne kadar geç uyandıklarını ve toplumsal hafızanın nasıl kolayca silinebileceğini yüzümüze çarpıyor.
Sonlara doğru hikâye benim için de akıcılaşmaya, taşlar yerine oturmaya başladı. Kitabın sonlarına doğru