İnsanın bir psikiyatri ünitesinin tuhaf dünyasına bu kadar hızlı uyum sağlayabilmesi acayip. Delilerin arasında kendinizi git gide daha çok rahat hissediyorsunuz; sadece başkalarının değil, kendinizinkiyle de barışıyorsunuz. Bana göre hepimiz kendimize göre farklı şekillerde deliyiz.
Keşke hepsini hayal etmiş olsaydım. O zaman, tıpkı rüyaları unuttuğumuz gibi, unutuverirdim. Uyanırdım ve yok olurdu.
Ama unutmak yerine sonu gelmeyen bir güvensizliğin, şüphenin ve paranoyanın içine hapsoldum. Gerçi yüzeyde pek bir şey değişmemişti.
Artık geri dönüş yok, diye düşündüğümü hatırlıyorum. Terapistle hastası arasındaki bütün sınırları aşıyorduk. Ve bir müddet sonra kimin hangisi olduğunu anlamaya imkan kalmayacaktı.
Düşünün, hayatta kalmak için güveneceğiniz ilk insan ölmüş olmanızı istiyor. Bu bir çocuk için ne kadar korkunç, ne kadar travmatik olsa gerek.
Kendinize verdiğiniz değer yok olur; ve yerine kalan acı çok büyük, çekilemeyecek kadar büyüktür. Dolayısıyla yutarsınız, bastırırsınız, gömersiniz. Zaman içerisinde travmanızın asıl sebebiyle bağınız kopar, nedeninin köklerini unutursunuz. Ama bir gün bütün öfke ve acı, bir ejderhanın midesinden fışkıran alev misali tekrar ortaya çıkar ve elinize bir tüfek alırsınız. O öfkeyi artık ölmüş ve unutulmuş babanız üzerinden değil, kocanızdan, hayatınızda babanızın yerine geçmiş olan adamdan, sizi seven ve yatağınızı paylaşan adamdan çıkarırsınız. Onu başından beş kez vurursunuz; muhtemelen neden olduğunu bile bilmeden.