Fakat ruhunun derinlerinde bir sancı saklıydı: Olduğundan farklı olma arzusu. Bu bir insanın kaderden yiyebileceği en büyük silledir. Olduğundan farklı olma arzusu: Kalpte yanan hiçbir arzu daha acı verici olamaz. Çünkü insan hayata ancak kendi kendisi ve dünya için taşıdığı anlamla uzlaşarak katlanabilir. Nasılsa öyle olduğu gerçekğiyle uzlaşmalı ve bu bilgece davranış için hayattan övgü almayacağını, kibirli, egoist, kel ya da göbekli olduğunu bildiği ve buna katlandığı zaman göğsüne madalya takılmayacağını bilmelidir; hayır, övgü ya da ödül almayacağını bilmelidir. İnsan katlanmak zorundadır, işin bütün sırrı budur. Kendi karakterine, kendi tabiatına katlanmak zorundadır; çünkü ne tecrübe ne de kendi eksikliklerine, şahsi menfaatlerine ve açgözlülüğüne dair içgörü bir şey değiştirir. Arzularımızın dünyada tam bir yankısı olmayışına katlanmak zorundayız. Sevdiklerimizin bizi sevmemesine ya da umduğumuz gibi sevmemesine katlanmak zorundayız. İnsan ihanete, sadakatsizliğe katlanmak zorunda; ve son olarak, ki bu bütün görevlerin en zoru, birisinin karakter ya da zekâ yönünden kendisinden üstün olmasına da katlanmak zorunda.
İnsanın bir psikiyatri ünitesinin tuhaf dünyasına bu kadar hızlı uyum sağlayabilmesi acayip. Delilerin arasında kendinizi git gide daha çok rahat hissediyorsunuz; sadece başkalarının değil, kendinizinkiyle de barışıyorsunuz. Bana göre hepimiz kendimize göre farklı şekillerde deliyiz.
Keşke hepsini hayal etmiş olsaydım. O zaman, tıpkı rüyaları unuttuğumuz gibi, unutuverirdim. Uyanırdım ve yok olurdu.
Ama unutmak yerine sonu gelmeyen bir güvensizliğin, şüphenin ve paranoyanın içine hapsoldum. Gerçi yüzeyde pek bir şey değişmemişti.
Artık geri dönüş yok, diye düşündüğümü hatırlıyorum. Terapistle hastası arasındaki bütün sınırları aşıyorduk. Ve bir müddet sonra kimin hangisi olduğunu anlamaya imkan kalmayacaktı.