Ne kadar uzağa kaçarsam kaçayım gittiğim her yere onu da götürüyordum. İçimde bir cehennem azabı, tamamen onun sesiyle çınlayan, susmak bilmeyen öfkeli bir koro, değersiz, utanç verici bir başarısızlık abidesi olduğumu haykırıyordu.
"Haklısın. Kesinlikle haklısın. Her şey gidiyor. Herkes ve her şey ölüyor. İnsanlar berbat, dostum. Yıkılmaz ve sonsuz olduğumuzu düşünüyoruz çünkü ankesörlü telefonların ve kitapların aksine düşünebiliyoruz ve başımızın çaresine bakabiliyoruz ama eminim dinozorlar da hakimiyetin sonsuza dek kendilerinde olduğunu düşünmüştü."
''Sen ne istiyordun? Yani ne olmak istiyordun?'' diye sordu Rufus.
''Mimar. Evler, ofisler, sahneler ve parklar inşa etmek istiyordum,'' dedim. O ofislerden birinde çalışmayı hiç istemediğimi ya da kendi inşa ettiğim sahnede konser verme hayalim olduğunu ona söylemedim. ''Küçükken legolarla çok oynardım.''
Belki başkalarını o kadar da düşünmüyordum, belki ona öleceğimi söylememek gerçekten bencillikti ama bunu yapmaya elim varmıyordu çünkü en yakın arkadaşınıza yarın burada olmayacağınızı nasıl söylerdiniz ki? Ölmeden önce yaşama şansınız olması için onu sizi bırakmaya nasıl ikna ederdiniz?