120 sayfalık, kısa ama hikâyesi nedeniyle zor okunan bir roman Sakar. Kurgu, sekiz yaşında bir kızın ölümüyle sonuçlanan gerçek hayattaki bir çocuk istismarı -Marina Sabatier- vakasından esinleniyor.
Devlet aygıtının ve toplumun türlü bahanelerle yardım eli uzatmadığı bir çocuğun hikâyesidir okuduğumuz. Dil basit, sade ama ustalıklı. Noktalama işaretleri olmayan, tanık edenlerin üslubuna uyarlanmış bir konuşma dili. Hikâyenin akışını hızlandıran bir netlikte ve dirilikte yazılmış ki okuyucuyu daha ilk cümlelerde yakalamayı başarıyor. İşte bu dille, farklı seslerle, Diana'yı ve ailesini tanıyan insanların birinci şahıs anlatıları -teyzesi, büyükannesi, öğretmenleri, sosyal hizmet uzmanları, doktorlar, erkek kardeşi ve polis- aracılığıyla aktarıyor olup bitenleri. Tragedya türünde kader baştan yazılmıştır sakar da bir nevi tragedya. Daha ilk başta, küçük kız çocuğunun kayıp ilanını gördüğünüzde sonu tahmin edebiliyoruz ama öyle olmasın istiyoruz, korkarak ama küçük de olsa bir umudu taşıyarak sürdürüyoruz okumayı. Alexandre Seurat böyle bir olayın kendisinde bıraktığı izleri aktaracak en doğru ifadeleri bulmuş; suçlamıyor, yargılamıyor, infaz etmiyor ama gerçeklerin soğuğunu bütün çıplaklığı ile iliklerimizde duymamızı sağlayan, akıldan geçenlerle pratiğe geçenler arasındaki uçurumun ağırlığını ortaya koyan bir anlatı yoluyla kollektif bir gerçekliği, daha doğrusu kollektif bir suçu teşhir ediyor. Kendisi teşhis ve tedavi önermemiş; böyle bir roman yazması zaten başlı başına radikal bir önerme. Kurgunun parçalı yapısı bir belgesel izliyormuş duygusu uyandırırken gerçeklik hissini yoğunlaştırmış. Suçun başlangıcından sonuna dek, küçük kızın başına gelenleri -röntgenciliğe hiç düşmeden- adım adım, ağır ağır, detaylı bir şekilde soruşturuyor. Kendinizi bir anda çaresiz bir