Ve biz durmadan mâzi dediğimiz o acayip şeyi yakıyorduk! Fakat yakmak da bir şeye yaramıyordu. Yaktığımız her şey zihnimize acayip bir şekilde takılıyor, isimler birbirini çığırıyor, hayatlar ayrılıyor, hatıralar birbirine ekleniyor-du. Boşluk ağzını açmış, biraz evvel aldığını sanki birkaç misliyle üzerimize kusuyordu.
Ve hiç kimseyi affetmek istemiyordu. O, mâzisini yakacaktı. Hepsini, her şeyi yakacaktı. Mademki her şeyin geçici olduğunu, bütün ikbal hülyalarının beyhudeliğini görmüş, mademki nesillerin ömrüne meydan okuması lâzım gelen şeylerin çöküşüne şahit olmuştu, her şeyi yakacaktı.
Niçin, gün dediğimiz şey, bazen tahammül edemeyeceğimiz kadar uzar? Şüphesiz bunun sebeplerini etrafımızda geçen şeylerden ziyade kendi içimizde aramamız icap eder. Bununla beraber, bazen de bizde hususî bir çehresi olmayan saf hâlinde vak'a ile karşılaştığımız olur. Burada artık şu veya bu şekilde duyuşumuz, o günkü uyanık tarzımızla, gece gördüğümüz rüya ile, insanları ve hayatı alış tarzımızdaki hususiyetle alakalı değildir.