Ataerkil düzende kadın olmayı, biri olamamayı, birey olmayı öğrenen kadını anlatıyor. Düzen kadının bedenini tanımasını baskılıyor; kadının duygularını, düşüncelerini, kadının konuşmasını, kadının hayır demesini, kadının sınırlarının olmasını, kadının varlığını baskılıyor. Çocukken bilmediği o haz hissini tanıyamadan elinden alıyorlar; neye hakkı olup olmadığını bilmeden bedenini alıyorlar, kullanıyorlar, sömürüyorlar. Parayla birlikte hayır demeyi öğrense de çok geçmeden özgürlük sandığının aşağılık olduğu söyleniyor; bunu doğru sanıyor ve kaldıramıyor. Bambaşka alanda “namusuyla” para kazanmak için çabalıyor. Bu sefer parası az ama aşağılık değil. Sonrasında aşık oluyor ya da şefkat buluyor veya anlaşılıyor. Aynı anda aynı şeyi hissettiği o kişinin gözlerinde yalnız olmadığını hissetmek belki de ona o kişiyi oraya koyma cüretini veriyor; veya anlaşıldığını bilmek, konuşmadan… Biri onun duygularını görüyor; tek kelime etmeden sesini duyuruyor. Bu zamana kadar öğrendiği şekilde anlatıyor kendini ve anlaşılıyor; ne kadar büyük. Ama sonuçta ihanet peşinden geliyor. İsimler değişiyor ama tutumlar, bakışlar, konulduğu yer aynı; ya nefesi kokmuyor ya teni ama her şey aynı. Olduğu kişi değil ama olamadığı kişi belli.
Ve kaldıramadığı ihanetten sonra, kimsenin onu asla “aldatamayacağı” tek yerin fahişelik olduğuna inanarak geri döner. Çünkü orada kurallar bellidir; maskeler yoktur, sözler yalandan ibaret değildir. O gün, daha önce hiçbir erkeğin gözünün içine bakmamış, hiçbir şiddete karşı sesini yükseltmemiş bir kadın, kendini öldürmeye çalışan pezevengini öldürür. Zengin olduğu için her şeye sahip olabileceğini sanan ve karşısındaki kadını aşağılık gören o erkeğin yüzüne bakarak bağırır. Ona sert bir tokat atar.
Ve o an sadece şunu düşünür:
“Bunu neden daha önce hiç