Nazlı

Nazlı
@naziko1
15 okur puanı
Nisan 2025 tarihinde katıldı
6/10
·88 syf.··
2025 17. kitabı
Ben de zihnimde çoğu zaman imgelem yaparım. Anları, durumları olduğu gibi ya da olmasını istediğim gibi… Ama bir düşü sanrıya çevirecek kadar kapılmadım. Bunun sebeplerinden birinin tutku ve haz olduğunu düşünüyorum ya da ulaşılmaz bir durumu çok fazla istemekle ilgili. Bu kitapta da bunu ancak sonuna kadar okuduğumuz zaman anlayabildiğimiz bir şekilde, gerçeklikle düş arasında, sanrı arasında gidip geldiğimiz kısa ve heyecanlı bir kitap. Yazar, Pompei’li bir kadının rölyefini müzede görünce çok beğeniyor ve Almanya’ya döndüğünde o rölyefin kopyasını alıyor ve duvarına, her gün görebileceği bir alana asıyor. Olaylar buradan sonra başlıyor. Rölyefteki kadına Gradiva diyor; yani “yürüyen kadın.” Bu Pompei’li yürüyen kadın o kadar güzel ki, onun detaylarına dalıyor ve o detayları bilimsel olarak açıklamak için karşılaştırmalar yapıyor, referanslar alıyor, diğer kadınları izliyor. Ama hiç kimse o kadın gibi kusursuz, muazzam ve özel adım atmıyor; kimse ayağını o dik açıda tutmuyor. Bunun peşinden içgüdüsel olarak Roma’ya giden karakter zorlanıyor ve utanılacak durumlara düşüyor. Kitabın sonunda ise karakter için gerçekten beklenmedik bir şey olan aşkı buluyor. Sigmund Freud’un Gradiva: Sanrı ve Düş üzerine yaptığı psikanalitik inceleme ise Jensen’in romanından yola çıkarak düşlerin bilinçdışı süreçlerle ilişkisini ayrıntılı biçimde ortaya koyan önemli bir çalışmadır.
Gradiva: Bir Pompei DüşüWilhelm Hermann Jensen · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20251,076 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
8/10
·112 syf.··
2025 16. kitabı
Ataerkil düzende kadın olmayı, biri olamamayı, birey olmayı öğrenen kadını anlatıyor. Düzen kadının bedenini tanımasını baskılıyor; kadının duygularını, düşüncelerini, kadının konuşmasını, kadının hayır demesini, kadının sınırlarının olmasını, kadının varlığını baskılıyor. Çocukken bilmediği o haz hissini tanıyamadan elinden alıyorlar; neye hakkı olup olmadığını bilmeden bedenini alıyorlar, kullanıyorlar, sömürüyorlar. Parayla birlikte hayır demeyi öğrense de çok geçmeden özgürlük sandığının aşağılık olduğu söyleniyor; bunu doğru sanıyor ve kaldıramıyor. Bambaşka alanda “namusuyla” para kazanmak için çabalıyor. Bu sefer parası az ama aşağılık değil. Sonrasında aşık oluyor ya da şefkat buluyor veya anlaşılıyor. Aynı anda aynı şeyi hissettiği o kişinin gözlerinde yalnız olmadığını hissetmek belki de ona o kişiyi oraya koyma cüretini veriyor; veya anlaşıldığını bilmek, konuşmadan… Biri onun duygularını görüyor; tek kelime etmeden sesini duyuruyor. Bu zamana kadar öğrendiği şekilde anlatıyor kendini ve anlaşılıyor; ne kadar büyük. Ama sonuçta ihanet peşinden geliyor. İsimler değişiyor ama tutumlar, bakışlar, konulduğu yer aynı; ya nefesi kokmuyor ya teni ama her şey aynı. Olduğu kişi değil ama olamadığı kişi belli. Ve kaldıramadığı ihanetten sonra, kimsenin onu asla “aldatamayacağı” tek yerin fahişelik olduğuna inanarak geri döner. Çünkü orada kurallar bellidir; maskeler yoktur, sözler yalandan ibaret değildir. O gün, daha önce hiçbir erkeğin gözünün içine bakmamış, hiçbir şiddete karşı sesini yükseltmemiş bir kadın, kendini öldürmeye çalışan pezevengini öldürür. Zengin olduğu için her şeye sahip olabileceğini sanan ve karşısındaki kadını aşağılık gören o erkeğin yüzüne bakarak bağırır. Ona sert bir tokat atar. Ve o an sadece şunu düşünür: “Bunu neden daha önce hiç
Sıfır Noktasındaki KadınNevâl El-Seddavi · Metis Yayınları · 202526,1bin okunma
6/10
·80 syf.··
2025 15. kitabı
''Bir İnsanın Karakteri, Onun Yazgısıdır'' Platon tarafından bile anlaşılmayan tarihin en gizemli filozofunu ben nasıl anlayabilirim ki diye çıktığım bu yolda, Turgut Özgüney tarafından olabildiğince açık şekilde hazırlanması sayesinde en azından bir fikrim oluştu. Herakleitos “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” der ve yine Herakleitos’a göre bu, ateşe benzetilir. Ateşin içerisine ne gelirse gelsin formu değişir ve sürekli devinim halindedir. Bir yandan beslenir, diğer yandan küle dönüşerek –ya da onun deyimiyle buharla– kendisinden verir; ama tükenmez, aldığı kadar da verir. Değişime imkân verenin kendisinin değişmeden kalması gerekir. Bu düzen de logos’tur, yani ateş için logos diyebiliriz. Bunca değişim olurken değişimi düzenleyen, değişmeyen şeydir. Değişim ve sürekli akışla ilgili en bilinen sözü ise “Bir nehirde iki kez yıkanılmaz.”dır. Şeyleri bir arada tutan karşıt gerilimdir. Bu karşıt gerilim aynı zamanda evrenin gizli uyumunu sağlar. Herakleitos ayrıca “Ruhların ölümü su olmaktır, suyun ölümü toprak olmaktır. Su topraktan meydana gelir, ruh da sudan.” diyerek gizemli bir ifadeyle bu unsurların birbirine dönüşmesini açıklamıştır. Ruhlar için ölümün su demek olduğunu şuradan çıkarıyoruz: Bu bahsettiği ölüm, haz arayan ruhların başına gelen bir şeydir. Çünkü haz, ruhun nemlenmesidir. Tıpkı sarhoş olan adamın nereye gittiğini bilmemesi gibi; yani ruhun nemlenmesi, maddeye boyun eğmesi, maddenin cazibesine kapılarak onun kölesi olması anlamına gelir. Ruhlar dünyaya imtihan için gelir. Maddeye tapanlar kaybedecek, maddeye tapmayan ruhlar kazanacaktır. Böylece maddesel hazlardan uzak durarak hakikate yakın olunabileceğini vurgular. “Tanrılar ve insanlar birdir, birbirlerinin yaşamlarında ölürler.” diyerek ise Tanrı’nın logos olduğunu, yani hakikat olduğunu
Herakleitos - Bir İnsanın Karakteri, Onun YazgısıdırTurgut Özgüney · Destek Yayınları · 2021390 okunma
7/10
·68 syf.··
2025 14. kitabı
Altıncı Koğuş Kısa ve akıcı bir kitap olan Altıncı Koğuş, yalnızca dönemin Rusya’sını temsil etmekle kalmaz; günümüzden de izler taşır. Düzeni sağladığına inanan, şiddet yanlısı bir görev insanı olan güvenlik görevlisi, masum bir hastanın dışarı çıkma hakkını –ki bu hakkı yine sistem vermiştir– elinden alacağını söyleyerek aslında onun en temel özgürlüğüne zorla el koyar. Tedavi edilmeyen, kimsenin de umursamadığı pis bir ortamda, sadece günlerini geçirerek yaşayan hastaların varlığı, halkın “sağlıklı” kesimi için de önem taşımaz. Yazar bu durumu “Onların, arka avlularda koyunları ve danaları kesip de akan kanın farkına varmayan köylülerden hiç farkları yoktur.” diyerek özetler. Kitapta sürekli sınıf farkı vurgulanır; aslında kimsenin yalnızca “bir şey olduklarını sandıkları” için daha fazlasını hak etmediği gösterilir. En çok ilgimi çeken bölüm ise şuydu: “Bir canlı ne kadar basitse, o kadar az duyarlıdır ve uyarılara karşı daha zayıf karşılık verir. Ne kadar gelişmişse, gerçekliğe karşı daha fazla duyarlıdır ve daha enerjik bir biçimde tepki verir.” Bu ifade, toplumun olaylar karşısında düşüncelerinin ve duygularının sindirilerek yok edilmesini; insanların kayıtsızlaştırılıp, daha kötüsü, her şeyi normalleştirerek hiçbir şey hissetmeyen, tepki göstermeyen kişilere dönüştürülmesini özetler. Bir başka çarpıcı örnek de şudur: “Doktor, ağlayan çocuklara acıdığından odasında yerde yatıyor ve bu ona büyük bir keyif veriyordu.” Burada görüldüğü gibi, kimileri vicdan kelimesine çok uzak olsa da bazı olaylar karşısında içsel bir rahatsızlık duyar. Ancak bu rahatsızlık, hiçbir şeyi değiştirmeyecek küçük bir eylemle biraz olsun yatıştırılmaya çalışılır. Bence “sanmak” kayıtsızlıktan daha kötüdür; çünkü kayıtsız olan en azından mış gibi yapmaz.
Altıncı KoğuşAnton Çehov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202687,2bin okunma
7/10
·107 syf.··
2025 13. kitabı
Hikâye akışı tümdengelim olduğu için daha ilk sayfadan ölecek kişiyi saatine kadar biliyoruz ve buna rağmen, bu kadar heyecan verici bir şekilde merak uyandırarak sonuna kadar sürükleyen bir kitaptı. Ve her şeye rağmen bir belirsizliği de peşinden getirerek kitabı bitirmesi, okuyucunun hislerine göre şekillenecek bir hikâye bırakıyor. “Neye inanmak istersen, ona inan” gibi bir yerde. Kolombiya’nın bir noktasında hâlâ devam eden, ama o dönemde daha baskın olarak görülebilen kültürlerini ve normlarını da çok güzel sunuyor. Kız çocuğunun sadece evlendirilmek ve iyi bir eş olabilmesi için yetiştirildiği evde, namus tutumunu tahmin etmek zor değil. Hikâyede zorla evlendirilecek olan Angela’nın tek bir endişesi vardı; o da bakire olmadığını gizleyebilecek miydi ki yapısı gereği, hiçbir gizleme çabasına girmeden kendi açıklayacak kadar da dürüsttü. Bu açıklama sonrası eve gönderilen kız için hikâyedeki başka bir kadın şöyle diyor: “Sanki ölecek olan benmişim gibi hissettim.” Kadının yerini döneme ve kültüre göre çok net belli eden şu sözleri örnek verebilirim: “Öyle büyük bir fedakârlık ruhuyla kendini eşinin bakımına, çocuklarının büyütülmesine vermişti ki, insan bazen onun varlığını unutabilirdi.” “Her erkek onlarla mutlu olur, çünkü acı çekmek için yetiştirilmişler.” Kadının sadece bir figür olduğu ve toplum tarafından bakire olmayan kadının konulduğu konum, daha da değersiz ve aşağılık bir yerdedir. Hele de istediğini elde edebilen erkekler, egosu ve güç algısıyla bakire olmayan bir kadını kendine hakaret gibi algılayarak ondan kurtulmak için de bir o kadar acele eder. Bence hem kriminal olarak hem de toplumsal cinsiyet rolleri, normlar, kültürel değerler ve ailecilik kavramlarını çok güzel ifade etmiş, sürükleyici bir kitap.
Kırmızı PazartesiGabriel Garcia Marquez · Can Yayınları · 202595,3bin okunma