“Biliyorum, ben de biliyorum şu insan yaratığının her bir şeyi berbat ettiklerini. Tanrı hiçbir yaratığı onlara benzetmesin. Onlar gibi, tanrı hiçbir yaratığı ölüm karşısında delirtmesin. Biliyorum, onların işi doğumlarından ölümlerine kadar kendilerinden, ölümden, gerçeklerden kaçmak. Ve bu kaçıştan, korkudan dolayı önlerine ne çıkarsa yok etmek…”
“Sen hiçbir zaman bu kadar güzel olmamıştın, dedi birinci körün karısı.
Sözcükler böyledir, ha bire kılık değiştirirler, birkaçı diğerleriyle bir araya gelir, nereye varmak istediklerini bilmiyor gibi görünürler ve ansızın, birdenbire ve kendiliğinden çıkıveren ikisi ya da üçü ya da dördü yüzünden -bir kişi zamiri, bir zarf, bir fiil, bir sıfat- bir heyecan karşı konulamaz bir şekilde tenimizin ve gözlerimizin yüzeyine yükselerek duyguların ağırbaşlılığını yerle bir eder, kimi zaman daha fazla dayanamayan sinirler olur, çok şeye direnmişlerdir, hepsine direnmişlerdir, bir zırha bürünmüş gibidirler,…”
“Artık bir şey sormanın kıymeti kalmadı. “ diyor. “İnsanın kendisinin bilmesi gereken şeyi bir yabancı ifşa edemez. Bilinmesi gereken, bütün bunların neden yaşandığı. Ve iki insan arasındaki sınırın nerede olduğu. İhanetin sınırının. Bunu bilmek gerek. Ve bir de, bütün bunlarda benim suçum neydi?”