İnsanın kendi hayatını yaşadığını sandığı bir anda tarihin ağır ve paslı eliyle ensesinden tutulup başka bir zamana fırlatılmasının romanı. Burada zaman yalnızca saatlerin, ülkelerin, haberlerin ve diplomatik görüşmelerin içinde akan bir şey değildir; zaman, insanın içinden de geçer, kimi insana yarını bekletir, kimi insanın yarınını daha o gün elinden alır. Bu yüzden romanı okurken yalnızca yaklaşan bir savaşın uğultusunu değil, savaş henüz başlamadan çoktan yenilmiş insanların iç seslerini de duyarız. Sartre, savaşı tanklarla, cephelerle, üniformalarla anlatmadan önce, bekleyen insanların terinde, gazeteye eğilmiş gözlerinde, kapalı panjurlarda, bir odanın içindeki sıkıntılı havada, bir ülkenin satılmışlık duygusunda ve kitlelerin aptalca sevinçlerinde gösterir.
Yaşanmayan Zaman, bana kalırsa Sartre’ın en güçlü roman tekniklerinden birini bütün ağırlığıyla taşıyan kitaplardan biri. Bir yanda Avrupa’nın siyasi haritası yerinden oynarken, diğer yanda tek tek insanların küçük, kırılgan, çoğu zaman zavallı hayatları akmaya devam eder. Kimi aşkı düşünür, kimi korkusunu saklamaya çalışır, kimi bir gazeteden gelecek habere tutunur, kimi kendi cesaretini ancak felaket kapıya dayandığında ölçebilir. Sartre burada insanı soyut bir özgürlük fikri içinde bırakmaz; onu bir odanın, bir ülkenin, bir bedenin, bir korkunun ve bir karar anının içine kapatır. Özgürlük artık güzel bir kavram değildir. Özgürlük, insanın kaçamadığı şeydir. Seçmemek bile bir seçimdir ve roman boyunca insanın omuzlarına çöken asıl ağırlık budur.
Kitabın en çarpıcı taraflarından biri, tarihin büyük cinayetlerinin çoğu zaman büyük gürültülerle değil, tekdüze seslerle, diplomatik cümlelerle, bekleme salonlarında, otel hollerinde ve rahat uykuların ortasında işlenmesidir. Sartre bunu çok iyi bilir. Kitleler