Hakikat ne olursa olsun Calûd, gördüklerinden ziyadesiyle duygulanıp kafası karıştığı için bir çıkar yol aramaya başlamıştı. Çünkü bir evliya mucizesi, bir cin ya da hayal gören; yahut gök kubbenin değil de aslında dünyanın döndüğünü hayatında ilk kez anlayan insanların çoğunda olduğu gibi, onun da gerçeklik duygusu adamakıllı zedelenmişti. Gözyaşları döke döke ustasının elini öpüp öpüp duruyor, ve ondan, ya bu taşın gerçek ve dünyanın düş olduğunu, ya da taşın bir hayal ve dünyanın gerçek olduğunu itiraf etmesini istiyordu. Yafes Çelebi ise onun başını okşayarak, mucizelere inanması gerektiğini, çünkü mucizelerin gerçeklik duygusunun değil, gerçeğin bir parçası olduğunu anlatıyordu: Zaten gerçeğin kendisi bir mucizeydi. O her bakımdan şaşılacak, hayret edilecek ve hayran olunacak bir yaratıydı. Sözgelimi evliyanı biri, müridlerinin gözü önünde yerden bir avuç balçık aldıktan sonra onu yoğurup bir kuş heykeli yapsa, ve bu heykeli imanıyla canlandırdıktan sonra onu göklere salıverse, çamurdan yapılan bu kuşun uçmasına herkes şaşırırdı. Fakat bunun ardından insanoğlunun en umarsız hasalığı başgösterirdi: Aradan birkaç yıl geçtikten sonra hemen herkes bu durumu kanıksar, ve zamanla büyüyüp çoğalan, tarlaları bayırları dolduran o mucizevi kuşlara dönüp bile bakmazlardı. Belki de, "ve in yerev ayeten yurdu ve yekuûlü sihrün müstemirr" ayeti kerimesince, her mucize onların gerçeklik duygusunun bir parçası olurdu. Üstelik bu duyguyu zedeleyenlerden nefret ederlerdi. Tarih bunun sayısız örneğiyle doluydu: Gâilevî adında bir alim, onlara gök kubbenin değil de aslında dünyanın dünyanın döndüğünü söyleyip kafalarını alt üst edince zavallıya çektirmediklerini bırakmamışlardı. Çünkü Arabîde aynı kökten gelen "hayret" ve "hayranlık" sözcükleri onların lügatlarında yoktu ve onlar