Elif Şafak’ın İskender’i, okuması kolay ama etkisinden çıkması kolay olmayan kitaplardan biri. Sayfalar ilerledikçe yalnızca bir ailenin hikâyesini değil, nesilden nesile taşınan düşüncelerin, korkuların ve yanlışların da hikâyesini okuyoruz.
Romanın merkezinde bir töre cinayeti var gibi görünse de bana göre kitap bundan çok daha fazlasını anlatıyor. Çünkü hiçbir insan bir gün ansızın böyle bir karar vermiyor. O karara giden yol yıllar içinde döşeniyor. Aile içinde söylenen sözlerle, öğretilen doğrularla, kadın ve erkek için çizilen farklı sınırlarla…
Kitabı okurken en çok etkilendiğim şey karakterlerin tamamen siyah ya da beyaz olmamasıydı. Kimse bütünüyle iyi ya da bütünüyle kötü değil. Herkes kendi doğrularının, korkularının ve yetiştiği dünyanın içinde hareket ediyor. Bu da karakterleri daha gerçek kılıyor.
İskender’e kızdığım yerler oldu, üzüldüğüm yerler oldu. Ama onu yalnızca yaptığı hatalarla değerlendirmek de kolay gelmedi bana. Çünkü Elif Şafak karakterlerini yargılamaktan çok anlamaya çalışıyor. Okuyucuyu da buna davet ediyor.
Roman boyunca en çok içimin yandığı kişilerden biri ise Pembe oldu. Bir kadın olarak ondan beklenenler, ona yüklenen sorumluluklar ve kendi hayatı için verdiği mücadele beni derinden etkiledi. Bazen bir insanın en büyük suçu sadece kendi hayatını yaşamak istemekmiş gibi davranılması çok ağır geliyor.
Elif Şafak bu kitapta yalnızca bir aileyi anlatmıyor. Göçü, aidiyeti, kadın olmayı, erkek olmayı, anne olmayı ve toplumun bireylerin hayatına ne kadar müdahale edebildiğini de anlatıyor. Londra’da geçen bölümlerle Anadolu’dan taşınan geleneklerin aynı evin içinde nasıl yaşamaya devam ettiğini görmek oldukça çarpıcıydı.
İskender, okurken insanı zaman zaman öfkelendiren, zaman zaman hüzünlendiren ama karakterlerine kayıtsız kalmanın