Hayatı benim gibi romanlardan, şiirlerden, filozoflardan, müziğin ilk şırınga ettiği marazdan öğrenen kimseler, hep büyüklüğün, vazgeçişin, kendini esirgemeyişin, maddiyata kıymet vermeyişin, ruhsal yükselişin büyüsüne kapılıyorlar ve bunu olabildiği kadarıyla kendilerine yaklaştırmaya çalışıyorlar. Ancak bütün bu yüksek şeylere talip olan, onlarsız kendini küçük hissedenleri hayat ne yapıyor, en utanılacak hale getirip kaldırıp atıyor. Sathi söz söyledim, biliyorum. O zaman nasıl diyeyim; atmıyor da kendisi hayatın kati kurallarının dışında kaldığı için ister istemez atılmış gibi oluyor. Burası, yani dünya malum, meydana getirildikten sonra, kuralları belirlendikten sonra sanki dönüp de bakılmayan bir yer. İster kediler ezilsin, ister hayvanlar en acılı bakışları ile can versin, en ulu ağaçlar çatır çatır bir hiç için devrilsin, yüksek düşünceye sahip insanlar perişanlıkla şaşkın bakışlarla son nefeslerini versin, kendinin olmayana el sürmeyen açlıktan ölsün, herkes ama herkes de onu kınasın "aklını işletseydi" desin. Bunları düşleyip, bunların çabasında olup iflah olan görülmüş değil. Hayatın en istemediği, istemediğini, iğrendiğini belli ettiği bir insan tipi sanki. Halbuki hayatı dini öğretilerden öğrenen ve o kuralları uygulayanlar hep "aklını işletenler" olabilmek için hep akıllarını işletiyorlar, bu dünyayı unutmuyorlar, Cuma vakti ara veriyorlar, sevabıyla işleri daha da açılıyor, sabah dört rekâttan, tesbihattan sonra işe koyuluyorlar, olmayacak şeylerin peşine düşmüyorlar, adeta aşık olmuyorlar, kadına da ettiğinden fazla değer biçmiyorlar, işlerine yaratıyorlar, çocukları işlerine yaratıyorlar, namazları işlerine yaratıyorlar, şiirle kendilerinde kapanmaz delikler açmıyorlar, "Şuara" suresini okuyor "El Hakk" diyorlar, hep "akıllarını işletiyorlar" kötü