Neps

Eriyerek kaybolmak, zaten kayıpta olanın işi değildir gibi geliyor bana. Önce eriyebilecek bir kütle olabilmek, eridiğinde bir işe yaramak lazım herhalde. Benim erimemden denizlere ne, o ancak diyebilir ki "Boş verin ben bunu da temizleyebilirim, benim sonsuzumda bu ne ki." İnsan kendini değerli bulmayınca kötü bir malzemeyi atıp atmama kararsızlığında kaldığı bir tencerenin önündeki haliyle duruyor, bu elimdeki bir artış sağlar da tadı çok bozar mı, buna muhtaç mıyım diye düşündürtüyor.
Reklam
Şimdi düşünüyorum da on sekiz yaşında olsam, yüzümde bir parıltı ve daha her şeyi kaldıracak bir tazelikle, uykusuzluğun, sigaranın, somurtmanın, anlayışsızlığın yakıştığı yaşımda, anlayışsızlığıma en anlayışlının hayran olup kölelik ettiği yaşımda, ben bunu artırdıkça artan çekiciliğimle, nereye yürüyeceğini bilir gibi emin yürüyüşümle, neye güldüğünü bilirmiş gibi gülüşümle, o uzun öğleden sonraları sokaklarda evinden daha rahat eden insanların hafifliğinde yürüseydim, büyük şairleri hiç tanımasaydım, fazla müzik dinlemeseydim, bir sürü arkadaşım olsaydı ve onlardan sıkılmasaydım, utanmayı zaten pek bilmeseydim, şöyle hani içim sızlamadan bir sabah hayatta olmayı sezerek, ama tatlılıkla sezerek Harbiye'den Tünel'e kadar yürüseydim.
Hayatı benim gibi romanlardan, şiirlerden, filozoflardan, müziğin ilk şırınga ettiği marazdan öğrenen kimseler, hep büyüklüğün, vazgeçişin, kendini esirgemeyişin, maddiyata kıymet vermeyişin, ruhsal yükselişin büyüsüne kapılıyorlar ve bunu olabildiği kadarıyla kendilerine yaklaştırmaya çalışıyorlar. Ancak bütün bu yüksek şeylere talip olan, onlarsız kendini küçük hissedenleri hayat ne yapıyor, en utanılacak hale getirip kaldırıp atıyor. Sathi söz söyledim, biliyorum. O zaman nasıl diyeyim; atmıyor da kendisi hayatın kati kurallarının dışında kaldığı için ister istemez atılmış gibi oluyor. Burası, yani dünya malum, meydana getirildikten sonra, kuralları belirlendikten sonra sanki dönüp de bakılmayan bir yer. İster kediler ezilsin, ister hayvanlar en acılı bakışları ile can versin, en ulu ağaçlar çatır çatır bir hiç için devrilsin, yüksek düşünceye sahip insanlar perişanlıkla şaşkın bakışlarla son nefeslerini versin, kendinin olmayana el sürmeyen açlıktan ölsün, herkes ama herkes de onu kınasın "aklını işletseydi" desin. Bunları düşleyip, bunların çabasında olup iflah olan görülmüş değil. Hayatın en istemediği, istemediğini, iğrendiğini belli ettiği bir insan tipi sanki. Halbuki hayatı dini öğretilerden öğrenen ve o kuralları uygulayanlar hep "aklını işletenler" olabilmek için hep akıllarını işletiyorlar, bu dünyayı unutmuyorlar, Cuma vakti ara veriyorlar, sevabıyla işleri daha da açılıyor, sabah dört rekâttan, tesbihattan sonra işe koyuluyorlar, olmayacak şeylerin peşine düşmüyorlar, adeta aşık olmuyorlar, kadına da ettiğinden fazla değer biçmiyorlar, işlerine yaratıyorlar, çocukları işlerine yaratıyorlar, namazları işlerine yaratıyorlar, şiirle kendilerinde kapanmaz delikler açmıyorlar, "Şuara" suresini okuyor "El Hakk" diyorlar, hep "akıllarını işletiyorlar" kötü
Eskiden olduğu gibi sıcak bir ağustos günü akşamüstü, hafif bir cesaret için içeceğim bir iki bir şeyden sonra kendimi asacak halim yok artık, ya da kendimi bir yerden boşluğa bırakacak. Yok artık. Allah'tan bekliyorum. Kendimi zaten hayatta olduğum müddetçe öldürdüm; bedenimi de hallediversinler.
Ah yuvarlak toplulukların yuvarlana yuvarlana aldıkları yol, ah yuvarlacıklığın içinde hiç kenarı köşesi acımayan, kopmayan, vura vura helak olmayanlar, ah kendi sağı, soluna batmayanlar, kendi gözü kendini oymayanlar, ah yuvarlacıklar, en fazla bir tümseğe gelince hafiften sekenler, buyurun, dünya sizin.
Reklam