Neps

Okuduğum her şiiri, dinlediğim her şeyi sahi sandığım, ağrısını, aha şuramda duyduğum zamanlar ki bu zamanlar benim bütün ömrümdü, dünyayı kalın ve ağır, çok ağır hareketli, sisli bir perdenin arkasından gördüğüm ve onun hiçbir hareketine karışmadığım zamanlar, ben ve duygularım varken sadece ve benden ve duygularımdan habersiz ağır ağır kımıldayan dünyanın içinde sallandıkça ve bu sallanışta ben sonsuzluğu ve onun sonsuz kederini hep çepçevre dışımda duydukça, bazen kollarımın altındaki havanın ağırlığı, bazen gözlerimin önündeki süresiz boşluklar başıma bir uğultu verse ve ben bu uğultuyu gizleyerek hiç ses yokmuş, çıt çıkmıyormuş gibi davransam da, seslerin, kıpırdanışların, inceden gülmelerin, bağırmaların içinde her şeye lakayt dursam da, yaşadığımı ve bu iniltili şeyin benim yaşantım olduğunu duyduğum, sezdiğim, küçüldüğüm, azarlandığım her şeyin aslında gerçek olduğunu biliyordum; biliyordum da buna dayanamıyordum.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Yine de sanki içime sertliğimi yumuşatan sıcak kaynar sular dökülüyor, erimiyorum ama sanki daha yoğrulabilir bir kütleye dönüşüyorum. Tahammül deniyor, ben hep yaralı kediler gibi bir köşede kendi kendime iyileşmeyi bekledim. Tevazu deniyor, ben kibirlenecek şeyler biriktirememenin hastasıyım. Olsa, bir şeyler olsa, ben de pamuk şeker olmayı bilirim.
Acaba bu insanların hiç kalpleriyle işleri oldu mu, kalbin her an soyulmuş hissinde olması nasıl biliyorlar mı, herkesin kalbi bu kadar oynak mı, bu kadar hevesli ve bu kadar dar ve alıngan mı, bu kadar kendini bilmez mi, kalp şımarmak mı istiyor, yatışmak mı, bunu nasıl öğrenebilirim? Ben yatışmak istiyorum. Kendimi bildim bileli galiba şımarabilmek istedim, bu bana verilsin istedim. Öyle derin bir açlık ki mide kazınması gibi kalbimi kazıdı durdu. Başka şeye bakıp geri çekilemedim. Otuz sene kasap vitrini seyretmiş, lokma yiyememiş kedi gibi, otuz sene dünyayı seyrettim lokma yiyemeden, artık canım da bir şey istemiyor.
Otuz yedi yaşına geldiğimde kendime kendi gözümlemi, başkalarının gözü ile mi bakacağımı, hangisinin daha az tahripkar olduğunu sezemez hale gelmiştim. Kendi kendime baktığımda bir türlü gerçeğin ne olduğunu seçemiyor, kendimle ilgili hayal mi, halüsinasyon mu, vehim mi, vesvese mi olduğunu bilemediğim bir karmaşanın arasından hasta, yarı baygın şekilde bin güçlükle sıyrılıyor, bir daha böyle dehlize girmeyeyim diyordum. Başkaları tarafından olası görünümümü düşünüp, o tarafa geçip bakınca da bu kadar ufaklığı, zavallılığı tahammül edilmez görüp kendimi yüceltememenin çaresizliği ile kaskatı bir cesede dönüyordum.
"İnsanlar bir şey görmüyor, anlamıyor," diye şikâyet edene şaşarım, kim görülmek anlaşılmak ister ki, gördüğünü kucaklayabilecek kim var ki, bir de görülmekten söz edilebiliyor. Böyle bir hayalet gibi, hiç olmadığın şekillerde algılanıp geçip gitmek, içinde gizli, sonsuz bir ağrıyla yaşamak... başka çaresi var mı? Güneşin parlaması ya da hafif bir rüzgâr acı verir, merdivenler ve gülüşen gençler, bir müzik sesi, bir ilaç şişesi, bir yiyecek kokusu, durmadan bu kalabalığa katılanlar ve ayrılanlar, katılanın çiğ şaşkınlığı ile ayrılanın bitmemiş şaşkınlığı, olgunluk denilenin de incindiğini, kırıklık duyduğunu, haksızlığa uğradığını belli etmemek, insanın erişeceği olgunluğun saklanabilmek, saklayabilmek olduğu yerde, kim görülmek ister ki, ben mi?