Karşımda oturan bu yaşlı adamın on yıldan fazla bir süre önce ölmüş karısı için söylediği sözler, yüreğimin derinliklerinde tarif edilemez bir sıcaklık uyandırdı. Bir an içimde, rüzgarda dalgalanan otlar gibi, uzak diyarların sessiz kımıltısını hissettim.
Gözlerini açtığında gözleri kocaman olmuştu ve sanki gülmeye çalışıyormuş gibi dudaklarını bükmüştü. Çatlak sesiyle, “Öleceğim yerin adını bile bilmiyorum,” dedi.
“Gübre ve pislikten bir çiçek nasıl filizlenip beslenir? Varsay ki Zorba, insan gübre, özgürlük de çiçektir.”
Zorba yumruğunu masaya vurup, “İyi ama,” dedi, “ya tohum? Bir çiçeğin bitmesi için tohum gerekli. Bizim pis içimize, böyle bir tohumu kim koydu? Bu tohum niçin iyilik ve namusla beslenip çiçek açmasın? Ve kanla pislik istesin?”
Başımı salladım.
“Bilmem.”
“Kim biliyor?”
“Kimse.”
Zorba bunun üzerine umutsuzca çevresine vahşi vahşi bakarak bağırd:
“Öyleyse vapurları, makineleri, kolalı giysileri ne yapayım ben?”
“İnsan gençliğinde canavardır, evcilleşmek bilmez canavardır ve insan yer.”
Başını salladı.
“Kuzular, tavuklar ve domuz yavruları da yer ama, hayır, insan yemezse doymaz!” dedi ve sigarasını kahve tabağında ezdi.
Çağın olaylarını o kadar aşmıştı ki, bunlar Zorba’ya göre çok eski şeylerdi. Kuşkusuz, telgraf ve vapur, demiryolu, şimdiki ahlak, vatan ve din de ona göre eski uygarlıklardı. Onun ruhu, dünyadan çok daha hızlı ilerliyordu.