Alnını sıvazlayor, düşünüyordu. Girit’te doğmuşlardı. Girit’te ölecek olsalardı ya… Yaşlılığın sıcak ve halsiz yatağında, odaya bir girip bir çıkan, ağlamaktan gözleri şişmiş karılarını, telaşlı gelinlerini, tıpkı kendi gençliklerine benzettikleri oğullarının üzgün ve erkekçe hallerini, fersiz gözlerinin aralığından izleyerek, artık sesleri ayırmakta zorlanan kulaklarında, bahçede oynayan torunlarının neşeli çığlıklarıyla, usulca ve huzur içinde ölebilselerdi ya…
Buddha’nın şu öğüdünü hayatım boyunca defalarca unutmuşumdur: “Hiçbir zaman kimseye kendi hayat hikâyesini sorma; korkunç derecede acıklıdır. Kendisi onu çabuk unutur ama, sen bir daha hiç unutamazsın!”
Çok defa, Çin köylerine giderken, dayanılmaz olana dayanabilmek için, düşüncemi bu kutsal sayfalar üzerinde toplamıştım. Çin, binlerce yıldan beri bu devrî hareketin yasasını dinsel bir kesinlikle uygulamaktadır. Hiçbir şey kaybolmaz; her şey değişik biçimlerde geri döner, ölümsüzdür. Hayat, yegâne unsur olan Tao’nun içinde çiçekleri, gübre ve tanrıları durmadan yarattığı, yok ettiği ve yeniden yaratarak düzenlediği kapalı bir vazodur.